Bir Cumhûriyet İronisi: Bitmeyen Tartışma – Tanrı mı, Allâh mı?

0
43

Geri kalmış toplumların en büyük sorunlarından ve geriliğinin işâretlerinden biri de, tartışmaları hep sözcükler üzerinden yürütmeleri ve bir türlü konuların özüyle ilgilenmemeleridir. Günümüzde maâlesef, bunu Türkiye’nin bütün kesimlerinde, hâlâ görebiliyoruz.

Türkiye’nin cumhûriyet döneminde en uzun süre devâm eden, en anlamsız ve saçma tartışması, Allâh mı, yoksa Tanrı mı tartışmasıdır. Ancak ilginç bir şekilde bu tartışma, Türklerin dînî kurallara göre yönetilen yüzlerce yıl boyunca gündeme gelmeyip, laik kurallara göre yönetilen dönemde başlamış olmasıdır. Bu üzerinde durulması gereken bir durumdur ve bunu yapacağım.

İşin İslâm ilâhiyâtı açısından yorumuyla -benim alanım, konum ve ilgim dâhilinde olmadığı için- ilgilenmeyeceğim. Ancak Türk târihi ve sosyolojisi üzerinden hareket edeceğim.

Bilindiği gibi Türkler, târih boyunca Tanrı adını kullanmışlardır. Bu konuda ufak tefek farklı söyleyişler olsa da, hepsinin ortak noktası Tanrı adıdır. Dileyenler, “Türk Çok Tanrıcılığı: Tengricilik”[1] adlı makâlemin girişinde yer alan bu farklı söyleyişleri görebilir.

Bununla berâber Türklerin Tanrı adını üç farklı anlamda kullandığını görebiliyoruz. Birincisi, gök; ikincisi, Allah; üçüncüsü de, tapınılan her şey. Bu konuda Kâşgarlı Mahmûd, ünlü eseri Divânü Lugâti’t Türk’te şöyle demektedir:[2]

tengri. Allah; azze ve celle [aziz ve celîl olan (muhterem ve ulu)].

Şu atasözünde de geçer,

toyın tapugsaq, tengri sewinçsiz: Kâfirlerin din büyüğü Cenab-ı Hakk’a tapınmak ister, ama Allah (Onun büyüklüğü artsın) için bir iş yapan, ancak bunu başaramayan kimseyi anlatmak için kullanılır.

Şu dizelerde de kullanılır,

            tün kün tapun tengrike boynamagıl

qorqup angar eymenü oynamagıl

            Allah’a gece gündüz ibadet et ve bu işten şaşma

            O’ndan kork ve korkunda ve çekinmeden oyunbaz olma

Kâfirler -Allah’ın gazabı üzerlerine olsun- göğe tengri derler; aynı zamanda azametli gördükleri her şeyi, örneğin bir dağı ya da bir ağacı da tengri olarak adlandırır ve önünde secde ederler. Bunlar bilge bir adama da tengriken derler. Bunların sapkınlıklarından kaçarak Allah’a sığınırız.”

Görüldüğü gibi Kâşgarlı Mahmûd, bir Müslümân Türk olarak Tanrı adını, Allah anlamında kullanmakta ve bunu yaparken de, Müslümân olmayan Türklerin de ne şekilde

kullandıklarını bize göstermektedir. Ayrıca Türk târihinin en önemli eserleri arasında yer alan Tonyukuk Yazıtları’nda da “Teñri Umay, iduk yer suv, bana berdi erinç” ifâdesi yer almaktadır. Mehmet Ölmez[3] ve Talat Tekin, “Teñri Umay” şeklinde okurken ve “Umay Tanrı, kutsal yer-su, bize yardım etti” diye çevirmektedir. Hüseyin Nâmık Orkun ve Muharrem Ergin ise ayrı ayrı okumayı tercih etmektedir. Elbette konumuz Umay adı olmadığı için üzerinde çok duracak değilim ama görünen o ki, Türkler için Tanrı, hem bir özel ad, hem de bir sıfattır.

Gelelim İslâm’ın Türkler arasında iyice yerleşmeye başlaması ile berâber Tanrı adının kullanımına…

Müslümân Türklerin dînî anlamda en önemli isimlerinden biri olan Hacı Bektâş-ı Velî, kaleme aldığı Makâlât adlı eserinde oldukça sık bir biçimde Tanrı adını, Allah adıyla berâber kullanmıştır. Oldukça bol kullandığı için sâdece üç örnek yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

“Hâzıhî Makâlât-ı Şerîf-i Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî (Kaddesa’llâhu sırrahu’l-azîz ve rahmetu’llâhi teâlâ)[4]

Bi’smil’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.

Şükr ü minnet ü sipâs ol Tanrı tebâreke ve teâlâ hazretine olsun”[5]

Dikkât edilirse, yüklemdeki fiîli saymazsak, tek Türkçe sözcük Tanrı adıdır. Bu kısmı, günümüz Türkçesi’ne çevirecek olursak,

“Bu eser, şerefli Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin (Allah onun azîz sırrını kutsassın ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.

Şükür ve minnet ve hamd, mübârek ve yüce Tanrı hazretine olsun.”

Hacı Bektâş-ı Velî, eserinin bir başka kısmında da şöyle demektedir[6]:

“… bu kadar acâyibler ve garâyibler Tanrı teâlâ’nun ‘lebbeyk’ dimeklügiyle ve hem ol velînün ‘Yâ Rabbi’ dimeklüginden kopar ve sühan-ı ilâhî didükleri budur.”

Bu sözü de günümüz Türkçesine şu şekilde çevirebiliriz.

“… bu kadar acâyib ve garib işler, Yüce Tanrı’nın “lebbeyk (benim sevgim ve bağlılığım sanadır)” demesiyle ve hem o velînin “Yâ Rabbi” demesinden kopar ve ilâhî söz dedikleri budur.”

Bu konudaki üçüncü örneğimizde de Hacı Bektâş-ı Velî, şöyle demektedir[7]:

 

“Kul, Çalab Tanrı’ya kırk makâmda irer, dost olur. Onı şerî’at içinde, onı tarîkat içinde, onı ma’rifet içinde, onı hakîkat içindedür.”

Bu kısım, günümüz Türkçesine oldukça yakın olduğu için çevirmeye gerek yok. Bununla birlikte bu üç örnek ile Hacı Bektâş-ı Velî’nin Tanrı adını, Allah anlamında kullandığını ortaya koyduğumu sanıyorum.

Kânûnî Sultân Süleymân’ın ünlü Şeyhü’l İslâm’ı Ebû’s Suûd Efendi’nin fetvâları da bu konuda önemli birer târihî belge niteliği taşımaktadır ve yine bu konuda üç örnek üzerinden hareket edeceğim.

“Mes’ele: Zeyd, hamr içip mahallesine gelse, Amr’a “bre Tanrısını ve Peygamberini –hâşa- filan ettiğim” lafziyle edepsizlik eylese, o mel’ûna ne lâzım olur?

Elcevap: Kâfirdir, katli helâldir. Avreti bâindir, ehl-i İslâm’dan dilediği kimseye varır.”[8]

“Mes’ele: Hâşâ, “Tanrı’dan korkmazım” diyen Zeyd’e şer’an ne lâzım olur?

Elcevap: Kâfir-i mahzdır. İslâm’a gelmezse, katl olunur.”[9]

“Mes’ele: Zeyd Amr’a “bana Tanrı’yı buluver”dedikte Amr Zeyd’e “Kur’ân ile âmil olup, Peygamber’e iktidâ edicek, bulursun” deyicek, Zeyd “anlara ne amel, ben anlarsız bulurum” yahut “buldum” dese Zeyd’e ne lâzım olur?

Elcevap: Katli lâzımdır, zındıktır.”[10]

Fetvâların içeriği ile ilgilenmediğimi yazının başında belirtmiştim. Bununla berâber bu üç fetvâ da, bize Ebû’s Suûd Efendi’nin Tanrı adını, Allah adı olarak kullandığını göstermektedir.

Osmanlı döneminde medreselerde Arabça öğretiminde kullanılan temel kaynaklardan biri olan ve bir manzûm sözlük olarak yüzyıllarca kullanılan Subha-i Sıbyân, bu noktada önemli bir veri olarak karşımızda durmaktadır. 1624 yılında Bosnalı Ebu’l-Fadl Muhammed bin Ahmed er-Rûmî tarafından yazılan bu eserde Allah adının açıklamasında şöyle denilmektedir[11]:

“Allah: Tanrı. Bir ismi Rahmân.”

Bu noktada Osmanlı edebiyâtında da örnekler vardır ama sâdece bir örnekle yetineceğim. Fâtih Sultân Mehmed’in oğlu olan ve Osmanlı târihi açısından oldukça önemli bir kişi olan Cem Sultân, Türkçe dîvânındaki şi’rlerinden birinde şöyle demektedir[12]:

“Bir dahı ‘ışkuñ ile belâ-keş yaratmadı

Mülk-i cihânda Tañrı te’âlâ benüm bigi”

Büyük ölçüde anlaşılır olsa da, günümüz Türkçesine şöyle çevirebiliriz:

“Bir daha aşkın ile belâ çeken yaratmadı

Dünyâ mülkinde Yüce Tanrı benim gibi”

Burada da Cem Sultân’ın Tanrı adını, Allah anlamında kullandığı belli olmaktadır.

Bu örneklerin yeterli olduğunu düşünüyorum. Cumhûriyet devrine kadar devâm eden bu durum, sonraki süreçte inanılmaz bir hızla değişime uğramıştır. Bana göre bu durumun temelinde ezânın dilinin değiştirilmesi, yâni Türkçe ezân yer almaktadır. Allâhû ekber sözünün, Tanrı uludur diye çevrilmesi; cenâzelerde de Allâhû ekber sözüne bir dönem izin verilmemesi, bu yönde atılan adımlar, halkın zihninde Tanrı adının kötü bir şekle bürünmesine yol açmıştır. Diyebiliriz ki, bu durum halkın zihninde ciddî bir travma ya da kriz yaratmıştır. Bu durum ise hep birlikte anılan bu iki adın, birbirinden çok büyük bir hızla kopmasına yol açmıştır.

Ayrıca laiklik ilkesi ile olan karşıtlığı ortada iken Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin öğün yemeklerinde, yemek duâsı adlı bir toplu ve zorunlu uygulamanın olması da insanların zihninde etki yaratmış olabilir, diyebiliriz. Zîrâ dayatılanlar, çoğu zaman ters teper. Laik, demokratik, modern ve millî olduğu iddiâsını güden bir dönemde Türklerin binlerce yıldır kullandıkları bir isme, üstelik birçok defâ toplu dîn değişimi yaşamasına ve etkilenmemesine rağmen, yönelik tavır ortaya çıktıysa, üzerinde düşünmek gerekir. Böyle bir ironinin ortaya çıkışı ve çözümü üzerinde akıl yürütmek gerekir. Nedenlerini ortaya koyduğumuza göre şimdi de neler yapılması gerekenlerden söz edelim.

Allâh ve Tanrı tartışmasının bir ân bitmesi gerektiği gibi bu iki ismin birbirinin karşıtı ya da alternatifi olmadığı ortaya konulmalıdır. Tekbîr (Allâhû ekber) ve “Tanrı Türk’ü korusun” gibi kalıplaşan sözlerde oynama yapılmamalı ve olduğu gibi hareket edilmelidir. Ayrıca Allâh adının kökenine dâir anlamsız tartışmalardan uzak durulmalı, Allah yerine Tanrı denilmeli gibi sözler söylenmemelidir. Aynı şekilde de içinde Tanrı geçen sözleri de Allah diyerek düzeltme yoluna gidilmemelidir. Hattâ aynı cümle içinde kullanılsa, bence olumlu da olur. Ayrıca yabancı sinema ve dizilerin çevirisinde de dikkât edilmeli, İngilizce God sözcüğünü, doğru olsa bile Tanrı yerine, İlâh gibi sözcüklerle çevirmelidir. Bununla berâber bunlar işin halka yönelik durumudur ve sosyolojik bir konudur. İşin özü ise laikliğin yerleşmesinin sağlanması ve herkesin inandığı değerlerin saygılı bir tavrın geliştirilmesini sağlamaktır.

Bilmek gerekir ki, Türklerin çok büyük çoğunluğu Müslümândır ve Müslümân Türkler için Allah adı, en yüce isimdir. Söz ve tavırlarda bunu göz önünde bulundurmak gerekir.

 

[1] Kocaova, Kutlu Altay, “Türk Çok Tanrıcılığı: Tengricilik”, http://kutlualtayyazilari.blogspot.com.tr/2016/07/turk-cok-tanriciligi-tengricilik.html (Erişim târihi: 26.11.2017)

[2] Kâşgarlı Mahmûd, Divânü Lugâti’t Türk, s.551, Kabalcı Yayınları, Birinci Basım, Mayıs 2005

[3] Ölmez, Mehmet, Orhon-Uygur Hanlığı Dönemi Moğolistan’daki Eski Türk Yazıtları, Metin-Çeviri-Sözlük, s.181, BilgeSu Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara, 2013

[4] Burada Hacı Bektâş-ı Velî’ye sanki başka birinin ettiği duâymış gibi görünse de, bu durum tasavvûftan kaynaklanmaktadır.

[5] Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli, Alevî-Bektâşî Klasikleri 2 – Makâlât, s.43, Türkiye Diyânet Vakfı, Birinci Baskı, Şubat 2007, Ankara

[6] a.g.e., s.59

[7] a.g.e., s.68

[8] Düzdağ, Ertuğrul (haz.), Kanunî Devri Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi Fetvaları, s.143, Kapı Yayınları, Haziran 2012

[9] a.g.e., s.142

[10] a.g.e., s.141

[11] Uzun, Tacettin, “Arapça-Türkçe Sözlüklerin Öncüsü Sayılan Subha-i Sıbyân”, Nüsha Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, y.2, s.6, ss.98, Yaz 2002, Ankara

[12] Ersoylu, İ. Halil (haz.), Cem Sultan’ın Türkçe Divan’ı, s.225, Türk Dil Kurumu Yayınları, İkinci Baskı, Ankara, 2013 Temmuz

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here