Lozan Barış Antlaşması’na Dair Düşüncelerim

0
102

Lozan Barış Antlaşması’nın iki kazananı vardır. Türkiye ve İngiltere. Tek kaybedeni vardır, SSCB.

Lozan Barış Antlaşması’nın en önemli kazananı, Türkiye’dir.

Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’nin Türk olarak bağımsızlığının bütün dünyâ tarafından kabûl edilmesidir. “Türk olarak” ifâdesini biraz açayım. Mâlum olduğu üzere Osmanlı, çok uluslu bir imparatorluktu ve bünyesinde Müslümân ve Hristiyan çok sayıda millet yaşamaktaydı. 1897’de Marksizm’in ünlü ideologlarından Rosa Luxemburg, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü savunmanın yanlış olduğunu söyler. Çünkü hem Türklerin, Balkan Hristiyanlarından kurtulmadan; hem de Balkan Hristiyanlarının Türklerden kurtulmadan ayakta kalamayacaklarını söyler. Bunu da Balkan Hristiyanlarının Rusya’nın Türklere yönelik her saldırısında, Türklere yönelik bir iç tehdit ve Rusya’nın gönüllü askerliğini yapmaları üzerinden anlatır. Türkler, Balkan Hristiyanlarından kurtulmadan Rusya’yı durduramaz ve İstanbul’u koruyamazlar, demektedir. Balkan Savaşları ile 1. Dünyâ Savaşı, imparatorluk bünyesindeki bütün Türk olmayan unsurlar, Türk ordusuna ve Türk milletine büyük zararlar vermiş. Milyonlarca sivil öldürüldüğü gibi yüz binlere varan askerimiz de, sâdece Türk olmayan unsurlara karşı şehîd düşmüştür. 


İşte, Türkiye’nin “Türk olarak” bağımsızlığı derken, bunu kasd ediyorum. Türk devletinin ulus devlete dönüşüp, tamâmen Türkleşmesini kasd ediyorum. Bâzıları buna Kürdler gibi topluluklar üzerinden eleştiri getirebilir. Hatırlatmakta fayda var, cumhûriyetin ilk yıllarında Hakkârî dışında, kesin bir Kürd çoğunluğun olduğu bölgeler bulunmuyordu. Bu durum, isyânların bastırılması sürecinde Kürd aşîretlerinin dağıtılması ve sonrasında köyden kente göç olgusuyla meydana çıktı.


Dediğim gibi Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’nin “Türk olarak” bağımsızlığının dünyâ tarafından kabûl edilmesidir. Bâzıları Arab bölgelerinin kaybı üzerinden Lozan’ı eleştiriyor da, hatırlatmakta fayda var. Arablar, bize karşı ayaklandılar ve İngiliz desteğiyle savaştılar. Onlar, buna bir “Kurtuluş Savaşı” diyorlar. Yâni bize karşı Kurtuluş Savaşı verdiğini sanan insanlar, topraklarımızın dışında kaldı diye, savaşan Arablar yerine bir antlaşma metnini suçlamak ya aptalcadır, ya kötü niyetlidir. 


Bununla birlikte Lozan Barış Antlaşması’nın eleştirebileceğimiz tek konu vardır. O da bugün Yunanistan’ın elinde bulunan ve Gökçeada’ya 22 kilometre mesâfede yer alan Limni adasını istemememiz olmuştur. İngiltere, Çanakkale Boğazı’nın güvenliği ve deniz ticâreti için Gökçeada, Bozcaada ve Limni adalarının, boğazlara sâhib olan ülkeye verilmesini istemişti. Fransa, üçünün de Yunanistan’a verilmesini isterken, biz, sâdece Gökçeada ile Bozcaada’yı almak istedik. Sonuç olarak Limni, Yunanistan’da kaldık. Hattâ İngiliz temcilcilerin bu duruma şaşırdığı, tutanaklarda görülüyor.


Lozan Barış Antlaşması’nın diğer bir kazananı da, İngiltere’dir. İngiltere, 1. Dünyâ Savaşı ile Ortadoğu bölgesinde alacaklarını almıştır. Lozan Barış Antlaşması ile de Türkiye’nin Sovyet tarafına geçmesi engellenmiş, Batı bloğunda kalması sağlanmıştır. Ayrıca Yunanistan’ın Batı Trakya’ya büyükçe bir kolordu yığmasına karşılık, Türkiye’nin Trakya’ya ancak 8000 jandarma geçirebildiği (maâlesef deniz kuvvetlerimizin olmamasının sonucu) bir ortamda Trakya’da bir Türk-Yunan savaşı engellenmiş, Sovyet müdâhalesinin önüne geçilmiştir. 


Lozan Barış Antlaşması’nın kaybedeni ise SSCB olmuştur. Çünkü Sovyetler, İstiklâl Savaşı’ndan beri Türkiye’de bir Sovyet ya da olmasa bile sosyalizme yakın yandaş bir devlet olacağını düşünüyorlardı. Mustafâ Suphi’nin, büyük ihtimâlle Atatürk’ün emriyle, öldürülmesi, zaferin hemen ardından komünist ve sosyalist parti ve kurumlara yönelik hareketler, Sovyetler açısından pek ilgi çekici olmamıştır. Bunda elbette “İngiliz düşmânlığına karşı bize mecbûrlar” düşüncesi yer almaktadır. Lozan Barış Antlaşması’nın imzâlanması, bu yüzden SSCB’de büyük etki yaratmış ve ciddî tepki doğurmuştur. Hattâ İngiliz raporlarına göre SSCB, Türkiye’den Moskova Antlaşması ile yapılan yardımın (bu yardımın iç yüzü de bilinmektedir) geri istendiğini ama Türkiye’nin kabûl etmediğini İngiliz istihbârat raporları yazıyor. 

Lozan Barış Antlaşması ile ilgili yazdıklarımın üzerine biraz daha ekleme yapayım ve elden çıkan bölgelerden söz edeyim.

1. Ege adaları: İtalyan işgâlinde olan On İki Ada dışındaki Ege adaları, Yunanistan tarafından Balkan Savaşları sırasında işgâl edilmiştir. Her ne kadar Osmanlı, bu işgâli tanımamış olsa da, işgâlin başında îtibâren Yunanistan, bu adalarda sivil ve bürokratik yönetim kurmuş, ilhâk etmiştir. Biz, Lozan Barış Andlaşması’nda sâdece Gökçeada ile Bozcaada’yı alabildik, İngiltere, Limni’yi de almamızı istedi. Ancak nüfûsunun tamâmı Yunan olan bu ada konusunda istekli olmadık. Peki, ısrarcı olsaydık, Ege adalarını alabilir miydik? Tabiî ki, hâyır… Neden? Çünkü donanmamız yoktu. Deniz çatışmasını geçtim, asker taşıyabilmemiz bile mümkün değildi. 

2. On İki Ada: Bu adalar, Trablusgarb Savaşı’nın başında İtalya tarafından işgâl edilmiş ve savaşı sona erdiren Ouchy Andlaşması ile Balkan Savaşları bitene kadar İtalyan yönetiminde kalmasına, savaş bittikten sonra Osmanlı yönetimine devredilmesine karar verilmişti. Ancak elbette bu gerçekleşmemiştir. Bununla birlikte Osmanlı Devleti de, 1. Dünyâ Savaşı sırasında bile bu adaları geri almak için bir askerî harekât düzenlememiştir. Bu doğal bir durumdur. Neden? Çünkü Akdeniz’de Osmanlı’nın İngiltere, Fransa ve İtalya’nın güçlü donanmalarıyla baş edebilmesi mümkün değildi. Durum böyleyken, bunu İstiklâl Savaşı’nı henüz tamamlamış bir yönetimden beklemek anlamsızdır. 

3. Musul ve Kerkük: Bölgenin petrol varlığı, en başından beri İngiltere’nin dikkâtini çekmiş ve hattâ Irak cebhesinin açılmasının en önemli sebeblerinden biri de budur. Bununla birlikte TBMM ve Atatürk, gerek İstiklâl Savaşı sırasında (Özdemir Beğ Müfrezesi), gerekse de sonrasında Musul’un alınması için çaba göstermiştir. İngiltere’nin Lozan’da bu konuda hiçbir geri adım atmaması üzerine Atatürk’ün Musul için askerî harekât düzenlemeyi istediği bilinir. Hattâ Kâzım Karabekir Paşa, Atatürk’ü bu konuda Enver Paşa’ya benzemekle ve mâcerâya girmekle suçlamaktadır. Bu konuda 11 yıldır savaşan Türklerin, Musul için İngiltere ile savaşması mâcerâdır, demektedir. Bununla berâber Atatürk, Musul için yine de savaşa karar vermiş, ancak çıkan Kürd Şeyh Sâid İsyânı üzerine bu mümkün olmamıştır.

4. Boğazlar: Boğazlarda Türkiye’nin başkanlığında bir uluslar arası yönetimin kurulması ve Gelibolu’daki İngiliz-Fransız mezarlıklarının bu ülkelerin toprağı olarak kabûl edilmesi, elbette sıkıntılı bir durumdur. Ancak Atatürk’ün en uygun fırsatta Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni dayatabilmesi ve kabûl edilmesiyle Lozan Barış Andlaşması’nın Boğazlar konusundaki kısmı hükümsüz hâle gelmiştir. Dolayısıyla bu konudaki eleştirinin de önemi yoktur.


5. Azınlıklar ve Patrikhâne: Elbette, gönül ister ki, patrikhâne, Atina’ya taşınsın ve Türk topraklarından çıksın. Kaldı ki, bunu Atatürk de birkaç defâ dile getirmiştir. Ancak işin bir de Ortodoks Hristiyan teolojisi kısmı vardır. İstanbul Patrikliği, Antakya ve İskenderiye ile birlikte üç Rûm patrikhânesinden biridir. Bu, yaklaşık 1600 yıllık bir konudur. Dolayısıyla konu, bir ölçüde inanç özgürlüğünü ilgilendirmektedir. Doğal olarak Balkanlarda milyonlarca soydaşı kalan Türkiye’nin bu konuda dikkâtli olması oldukça doğaldır. Yine de yurtdışındaki Müslümân Türklere ne yapılıyorsa, Türkiye’deki Müslümân olmayan azınlığa da aynı şekilde muâmele yapılacaktır gibi saygıdeğer bir ifâdenin yer alması anlamlıdır.


Sözün özü, Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’nin bağımsızlığının kabûl edilmesini sağlamış, yönünü belirlemiştir. İsteyen Seha Meray Hoca’nın derlediği Lozan Barış Konferansı Tutanakları’nı ve bu konuda Ali Satan Hoca’nın derlediği İngiliz raporlarını okur, inceler, fikir edinir, aydınlanır. İsteyen de gider Kadir Mısıroğlu’nun, Mustafâ Armağan’ın saçmalıkları üzerinden fikir edinir, saçmalar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here