Schopenhauer Felsefesi Ve Psikanalize Yansımaları

0
17

Schopenhauer, klasik Alman idealizminin temsilcilerinden Hegel, Schelling ve Fichte’yi reddeden Platon ve Kant idealizmlerinden büyük oranda etkilenen, karamsar, kötümser ve istenç kavramıyla felsefesinin temelini oluşturan büyük Alman düşünür ve yazardır. Ona göre dünya bireyin tasarımlarından oluşur ve bu da istençle ilişkilidir. İdealar ise bu istenç ve tasarımların birleşme noktası olur. İsteme duygusu hayatımızın her alanında vardır ve daha çok isteme daha çok mücadeleyi daha çok arzuyu, doyumsuzluğu, çatışmaları getirir ki bu da kötü eylemlere neden olur. Bu nedenle yaşadığımız dünyayı en kötü olarak görür ve daha kötüsünün olmayacağını söylemektedir. Bu kötü eylemlerin çözümünü ise kaynağı doğu felsefesi olan Budizm’de görmektedir. İstemenin susturulması yani el ayak çekmek ve önemsememek, ona göre, tek çözüm olacaktır. Sonsuz isteklerin önüne sadece insanların dünyevi hazlardan vazgeçmesiyle olacaktır yoksa ıstırap ve acı hep dünyaya hâkim olacaktır Schopenhauer için.

Schopenhauer, ‘Parerga ve Paralipomena: Kısa Felsefi Denemeler’ isimli eserinde meşhur kirpi teorisini anlatırken bu istenç ve iradeyi mecburiyet üzerinden tanımlamıştır. Bu teoriye göre iki kirpi dondurucu soğukta birbirlerine yaklaşarak ısınırlar ancak iğneleri birbirlerine değdiği için tekrar uzaklaşırlar. Uzaklaştıkları için donan kirpiler tekrar birbirlerine yaklaşırlar ve yine iğneleri birbirlerine değer. Bu kısır döngü sorununu topluma uyarlayan Schopenhauer, bu ikilem içerisinde kalan insanları ortak nezaket ve görgünün ön plana çıkarak uzlaşabileceklerini ancak kendi iç sıcaklıklarını koruyabilen insanların ise toplumdan uzak duracağı tespitini yapmıştır. Bu meşhur teori Freud’un ‘Grup Psikolojisi ve Ego’nun Analizi’ isimli kitapta kendine yer bulmuş hatta Freud’da büyük etkiler yaratarak yine ünlü psikanalistlerden Gustav Jung’la birlikte Amerika’ya gitmesine -ki Freud Amerika’dan hiç hoşlanmaz- bile neden olur. Freud, genellikle en fazlanın ne kadar fazla olduğuyla, insanın sınırlarının ne kadar olduğuyla, güdülerin ve durma noktalarının nerede olduğuna dair soruları ve buna aradığı cevaplarla geçirmiştir hayatını. Bu aslında Schopenhauer’in ‘istenç’ kavramının tıpatıp aynısıdır. Hatta bu soruların cevaplarını kirpi teorisi üzerinden ve onun metaforundan çıkartmaya çalışmış psikanalist kuramında kirpi teorisinden ve Schopenhauer’den oldukça etkilenmiştir.

Tüm idealist filozoflar gibi Schopenhauer da insanın özünü bilinçte ve akılda aramış ancak bu bilinci deniz yüzeyine benzetmiş yani bilincin sadece bir yüzey olduğunu, derinlerde istenç ve iradenin tüm eylem ve hareketlerimizi belirlediğini ortaya atmıştır. Yani aslında hareket ve eylemlerimiz salt mantık ve bilinçle değil daha derin olan ve kendisinin ortaya attığı ‘üstün bilinç’ yani iradenin beynimize gönderdiği sinyallerle oluştuğunu söylemiştir. O’na göre değişmeyen tek irade ise yaşama iradesidir. Kısaca istenç, psikanalizde ‘bilinç dışı’ veya ‘bilinçaltı’ kavramlarıyla aynı anlamda kullanılmaya başlanmıştır. O’nun istenci de bilinçaltı gibi mantıksız ve bilincin ötesinde sadece akılla açıklayamayacağımız bir kavramdır ve bu psikanalizde de kendisini derin ve bilincin altında yer bulmuştur. Schopenhauer’in karşı çıktığını belirttiğimiz idealist düşünce aklı kavramların en temeline koymuştu ancak O, bu kavramı reddedip felsefesinin temeline istenci koymuştur. Psikanalizin kurucusu Freud da bu kuramın temeline aynı anlama gelen bilinçaltını koymuş eylemlerin akılla değil içsel dürtüler ve ruhsal süreçlerin belirlediğini söylemiştir. Schopenhauer ayrıca ‘Aşka ve Kadınlara Dair, Cinsel Aşkın Metafiziği’ isimli kitabında iki insan arasındaki sevginin yaşama ve yaşatma iradesi üzerine kurulduğunu bu yaşama ve yaşatmanın ise cinsellik ve üremeyle ilişkisini açıklayarak aslında gerçek olan tek iradenin yani yaşama iradesinin cinsellik istenciyle var olabileceğini söylemiştir. Bu Freud’un psikanalizinde kendisini açıkça gösterir ve cinsellik yine Freud’da bilinçaltının sorgulanmasındaki simgeleri ve bu simgelerin temeline de cinselliği koymasıyla ortaya çıkar. Her ne kadar libido Schopenhauer ve Freud’un düşüncelerinde temel taşlardan birini oluştururken bir diğer ünlü psikanalist Jung cinselliği ve libidoyu temel olarak görmez ve libidonun dengeli olması gerektiğini yani dışsallığın ve içselliğin dengesindeki libidoyu savunur. Bir dengesizlik durumunda ise uyumsuzluk olacağını söylemektedir. Ayrıca Schopenhauer’un dünyayı tasarım olarak gördüğünü ve doğu felsefesinden etkilendiğini söylemiştik. Aklı reddeden ve ruhu ön plana çıkan doğu felsefesinden etkilenen Jung da Schopenhauer gibi dünyayı tasarım olarak görür. Batı dünyasının iyi olarak adlandırdığı dünyayı kötü olarak gören Schopenhauer ve doğu felsefesi Jung’da da kendini gösterir ve Jung da dünyayı kötü olarak görür. Jung ve Schopenhauer bir diğer noktada da büyük oranda kesişmektedirler. İnsanları içe dönük ve dışa dönükler olarak ayıran Schopenhauer sadece içe dönük insanlardan dahi çıkacağını savunurken dışa dönük insanlar ancak yüzeysel insanlar olabilirler. Bunu Jung, dışa dönük kişilerin derin düşünemeyeceğini ve yüzeysel ilişkiler içerisine girebileceğin savunmaktadır ve içe dönük insanların kötümser ve eleştirel insanlar olduklarını açıklayarak anlatır. İkisinin de ideal insan tipinin ortak özelliği ise anı kontrol edebilen ve ana odaklanan anı yaşayan ve şimdinin bilincinde olan insan kişiliği bulunur.

Yazdıklarımız özetleyecek olursak Schopenhauer’un felsefesi aklı nedenselleştiren ve sonuçlarını araştıran akıl çağının dışında bir görüş ortaya atarak aklı reddeder ve ruhsal analizlerle ve istençle açıkladığı insanı akıl felsefesinden ayrıca duygusallığıyla ve vicdanıyla da ele alıyordu. Bunun üzerine irrasyonalist bir bakış açıyla düşünen Schopenhauer felsefesini daha çok ruhsal ve duygusal olarak aklın dışında kurdu. Bunun nedeni ise bize bilginin dışarıdan gelmesi ve dışarıdan gelen bilginin aklımızca anlaşılamayacağıydı bu da bilinçaltı ve istenç kavramlarının ortaya çıkmasına neden oldu. O’nun bu temel görüşleri psikanalist kuramın kurucusu Freud’da ve onu reddeden ama kendisi de psikanalist olan Jung’da kendini gösterdi ve psikolojiye onun bu düşünceleri yenilik getirdi. Ortak görüşler genel olarak cinsellik, irrasyonalizm ve bilinçaltı veya istenç olarak sıralanabilir. Psikolojiye Schopenhauer’la gelen bu yenilik günümüze kadar gelmiş ve onun görüşleri hâlâ tüm dünyada, bazı tartışmalar olsa da, kabul görmüştür.

Bilincimiz ruhun sadece yüzeyi ki yerkürenin sadece yüzeyini bildiğimiz gibi onun da içini değil, sadece kabuğunu biliyoruz. – Arthur Schopenhauer

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here