Türkçülüğe Eleştirel Bir Bakış

0
82

Türkçülük, bir diğer söylenişle Türkizm. İzm eki bir düşünceler bütününün olduğunu bize anlatması bakımından kullanılabilir. Her izm eki alan kavramın ideoloji olmadığını ama hemen hemen her ideolojinin izm eki aldığını da hesaba katarsak ve yazımızda Türkçülük ideolojisine yapıcı-eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşılacağından ve diğer ideolojilerle karşılaştırmalar yapılacağından izm ekinin kullanılmasında bir sakınca görmüyorum. Çokça kullanacağımız ideoloji kelimesi ise tam olarak bilimsel düşünceler veya fikirler olarak tanımlanabilir. Kapsayıcı ve içerisinde birden çok kavram ve konuyu barındıran çok yönlü ve en önemlisi bilimsel düşünceler bütünüdür. Daha akademik bir tanımla ise ideolojiler, mevcut iktidar düzeninin korunmasına, değiştirilmesine veya kaldırılmasına yönelik bir dünya görüşü, fikir kümeleridir. Mevcut düzeni tanımlarlar, geleceğe ve nasıl olması gerektiğine dair vaatler sunarlar ve bu ikisi arasındaki sürecin nasıl geçileceğini bize açıklarlar. Türkizm veya Türkçülük de bir ideolojidir. Kelime anlamıyla Türk’ün ideolojisi yani Türk’ün düşüncesidir. Ancak yüzyıllar sonra sağlamlaştırılan ve netleştirilen temel ideolojilerin yanında Türkçülük pek genç ve filizlenmemiş olmakla birlikte toplumsal hayat, felsefe, tarih, din ve siyasi bakımdan sınırları çizilmiş ana hatları oluşturulmuştur. Bunun yanında ekonomik ve dış politik anlamda kendini hâlâ tam olarak netleştirememiştir. Hatta günden güne değişen sosyal olaylarla birlikte toplumsal konularda da farklı düşünürler farklı sonuçlara çıkmaktadır. Hâlâ tam netleştirilememiş, hiç netleştirilememiş ve netleştirilmiş kavramları mevcuttur. Söylediğimiz farklı sonuçlara çıkma olayı bir hizipleşmeden ziyade netleştirilme süreci olarak değerlendirilmelidir. Söylediğimiz gibi yazımızda temel ideolojiler üzerinden bir Türkçülük tanımı yapacak, hâlâ tam netleştirilememiş konularda ise öneriler sunulacak ve Türkçülüğe yapıcı-eleştirel katkılar sağlanmaya çalışılacaktır. Modern dünyaya yön veren temel dört adet ancak diğerleriyle birlikte onlarca denecek kadar çok ideoloji vardır. En önemlileri liberalizm, sosyalizm, muhafazakârlık ve milliyetçiliktir. Bunları aşağıda açıklamaya çalışacak ve en sonunda Türkçülüğün ilişkilerini ve yorumlamalarını yapacağız.

Liberal kelimesinin ilk kullanımı 14.yüzyıla kadar giderken bir ideoloji olarak liberalizmin kabul edilmesi 19.yüzyılın başlarına kadar gitmektedir. Liberal kelimesi özgür insanlar sınıfı anlamında kullanılabilmiştir. Genel olarak liberaller feodalite ve monarşiye karşı çıkmalarıyla yani orta sınıfın özgürlük mücadelesiyle ortaya çıktı ve günümüze kadar, özellikle 19.yüzyılda, çok etkin şekilde varlığını sürdürdü.  Liberalizmin en temel kavramı bireydir ve insanlığın bireyselleşmeden yana olmasını ister ve bireyin haklarını en önce görür. Argümanları birey üzerine kuruludur ve ailenin bile yapısında birey olduğundan ve ailenin dağılmasından birey oluşacağından hatta bireylerin dünyanın herhangi bir yerinde yine birey olarak kalacağından evrensel ve bireyin temel hak ve özgürlüklerine öncelik veren çok yönlü bir ideolojidir. Kolektiviteye karşı gelir ve kolektivist düşünceyi reddederek sadece bireyi savunur bir pozisyonda durur. Bu anlamıyla liberaller herkesin kendi potansiyelini tam olarak geliştirme yeteneğine sahip olduğu bir toplumu oluşturmayı amaçlarlar. Bunun sağlanabilmesi için ekonomide serbest piyasa kapitalizmini savunurlar. Bunu savunarak Marksist görüşün tam karşısında durmaktadırlar. Devlet ekonomiye en zayıf şekilde müdahale etmeli sadece bireyin önceliklerini korumaklar görevi bir yapı olarak kalmalıdır. Anayasal olarak devlet aşırı sınırlandırılmış ve hiçbir toplumsal olaya karışmamalıdır. Tek görevi bireyin doğuştan gelen hak ve özgürlüklerini korumak olmalıdır. Devletin cılız oluşu ekonomide de canlanmayı getirecek ve ekonomik sıkıntı kendi kendine fren-denge sistemiyle çözülecektir. Liberaller dış politikada ise uluslararası devlet dışı örgütlerin uluslararası sisteme hâkim güç olduğunu söyleyerek, devletlerin uluslararası ilişkilerdeki önemsizliğini vurgulayarak uluslararası kuruluşların sistemin en önemli oyuncuları olduğunu savunurlar. Klasik, neoliberal, modern liberal olarak çeşitli fraksiyonlara ayrılsa da bu detaylara değinmeyeceğiz.

Kökleri aynı döneme denk gelmiş olsa bile neredeyse her açıdan liberalizmin tam karşısında bulunan sosyalizm ise dünya siyasetine ve insanlığa yön vermiş başka bir ideolojidir. Ekonomik ve siyasi olarak bir tepki olarak doğmuştur. Yazımızda kastedilen sosyalizm, tam olarak Ortodoks sosyalizmidir. Sosyalistler kolektivisttir ve bu kolektiviteyi sınıflar üzerinden kurarlar ve insanlığın iki sınıfının olduğunu betimlerler. Bunlar yönetilenler, halk, işçi diye nitelendirilen proletarya, diğeri ise yöneten, patron, sermaye sahibi olarak nitelendirilen burjuvadır. Dünya bunun üzerine kuruludur ve burjuva ve proletaryanın savaşı komünist düzen gelinceye kadar sürecektir. Marks tarihsel materyalizmi öne sürerek dünyanın gelişimini düz bir çizgiye benzeterek ilkel komünal toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum ve nihayetinde sosyalist toplum çizgisinde ilerlediğini ve sosyalist toplumun kaçınılmaz olduğunu savunmuştur. – Bir kapitalizm tepkisi olarak doğan sosyalizm ve Marksizm’in temel yanlışı bana göre dünyayı tarihsel bir çizgi üzerinde görmesidir. Dünya çizgisel değil çevrimseldir ve insanlık sadece ileriye gitmez. Bazen geriler bazen atılım yapar bazense durağanlaşır. – Sosyalist toplumda tüm üretim araçları halkındır ve özel mülkiyet yoktur. Kolektivist bakış açısıyla devlet iridir ve her alana en tepeden müdahale eder. Bunun siyasi bir amacı olarak kolektiviteyi korumak olarak gören Marksistler, bunun haklılığını argümanlarıyla savunarak bir bakıma baskıcı rejimi de savunmuş pozisyonunda olabilirler. Ekonomideki iri devlet sosyal alanda da kendini gösterir merkezi bir planlama teşkilâtıyla tüm üretilecek ürünler devletin farklı noktalarına talep gözetilmeksizin gönderilirler. Bu da devletin toplum üzerindeki hareket alanını yani toplumu yönlendirebilme alanını rahatlatmaktadır. Dış politikalarını yine merkezi bir dış politika mekanizmasıyla kapitalizm, liberalizm karşıtı bir politika üzerine kurmuşlardır. Çin, bunun istisnasıdır.

Muhafazakârlık, Batı’daki modernleşme ve Fransız Devrimi’ne tepki olarak doğmuş, Kuzey Amerika ve Avrupa’dan tüm dünyaya yayılmış çok büyük etkiye sahip bir diğer ideolojidir. Muhafazakârlık kelime olarak muhafaza etmekten gelip, ideolojik olarak mevcut düzenin yenilenmesine karşı duran, muhalif karşıtı bir düşünce olarak gelişmiştir. Fransız Devrimi’nin getirdiği yeniliklere karşı çıkan Fransız düşünürlerin yazdıkları bu konuda muhafazakârlığın temelini oluşturur. Net tanımı zor olmakla birlikte rasyonalizme karşıt, geleneğin devam etmesi gerektiğini savunan ve rasyonalizm yerine tecrübeyi ön plana koyan düşünceler bütünüdür. Temel kavramı gelenektir ve devletin kurumlarının tarihsel süreçlerden başarıyla geçtikleri karar verildiği zaman ne olursa olsun korunması gerektiğini savunurlar. Muhafazakârlar görüşlerini bir Tanrı olgusu üzerinden geliştirdikleri gibi bir Tanrı olgusuna ihtiyaç duymadan da ideolojilerini savunabilirler. Muhafazakârlar, insanları bağımlı ve güvenliğe muhtaç yaratıklar olduklarını düşünürler. İnsanlar köklerine ait olmaya ve onlara sahip olmaya muhtaçtırlar. Çeşitli kolektif gruplar onlar için bireyin güvenliği için yegâne unsurlardır. Hak ve ödev kavramları önemlidir ve ödevlerini yerine getirmeyen toplum köksüzdür. Liberaller mülkiyetin kazanılmasını yetenek ve çok çalışmak olarak görürken muhafazakârlar bunun önemsiz olduğunu savunup mülkiyetin ön görülemez bir dünyada güvence olduğu kanaatindedirler. Hiyerarşiyi desteklerler. Muhafazakârlık her ne kadar genel olarak bu görüşler üzerine oturmuş olsa da dünyanın değişmesiyle çeşitli görüş ayrılıkları ve hizipleşmeler de olmuştur. Liberteryenler liberalizmden etkilenmiş, 1945 sonrasında yeni sağ denilen ve bunun da iki alt kolundan oluşan liberal ve muhafazakâr yeni sağ, muhafazakârlığın fraksiyonlarını oluşturur.

Millet kelimesi 13.yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmış olsa da 18.yüzyıla kadar siyasi ve ideolojik bir milliyetçilik kelimesi kullanılmamıştır. Fransız Devrimi’ne kadar imparatorluklar, prenslikler ve bunların hâkimiyet alanlarında yaşayan insanlar Fransız Devrimi sırasında 16.Lous’e karşı koyan devrimciler, kendilerine Rousseau’nun da fikri yardımıyla kendilerine Fransız Milleti dediler ve demokrasi arayışı içerisinde devrimlerini sürdürdüler. Sonrasında her ne kadar gerici ve baskıcı düşüncelere evrilmiş olsa bile milliyetçilik çıkış noktası itibariyle halk yönetimini savunan bilinçli, organik veya siyasi -bunlar farklı akımlara göre değişiklik gösterebilir- toplumu savunur. Milliyetçilik tüm dünyaya yayılmış, birinci ve ikinci dünya savaşlarının doğal sebebidir. Ulus-devletleşme sürecinin bitmesinden sonra hâlâ yaşayıp yaşamadığı tartışma konusudur. Bazı teorisyenlere göre anti-sömürgeci yaklaşımlar harici milletçilik anlayışları tarihe karışmıştır. Milliyetçilikte temel olgu millettir ve bu dediğimiz gibi siyasi veya organik olabilir. Millet olmanın farklı koşulları vardır. Aynı dili konuşmak, aynı ırka sahip olmak, aynı coğrafyayı paylaşmak veya aynı tarihi geçmişten gelmek bunların en temelleridir. Milliyetçilik hâlâ olgunlaşma sürecindedir ve bazı konulardaki görüşleri tartışmalı durumdadır. Yurttaşlığa dayalı ve etno-kültürel olarak iki keskin çizgiye bölünmüştür. Etno-kültürel milliyetçilik adından da anlaşılacağı gibi daha sert ve daha etnikçi bir anlayışken yurttaşlığa bağlı milliyetçilik anlayışı daha kapsayıcı ve çoğulcudur. Bunlar siyasi değil toplumsal görüşlerdeki bölünmelerdir. Siyasi bölünmeler ise muhafazakâr milliyetçilik, liberal milliyetçilik gibi değişik şekillerde adlandırılırlar. Siyasi açıdan bakacak olursak milliyetçiliğin keskin prensipleri yoktur. Hem rasyonel hem irrasyoneldir. Hem gerici hem ilericidir. Hem özgürleştirici hem baskıcıdır. Ekonomik olarak hem devletçidir hem liberaldir. Bunları teker teker açıklama gereği duymuyorum.

Dünyaya hâkim temel ideolojileri açıklamış olmakla birlikte ana konumuz olan Türkçülüğü hepimiz yakından az veya çok bilmekteyiz. Ülkemize İttihat ve Terakki Fırkası ile tam siyasi bir anlama kavuşan Türkçülük bile temelinde görüş ayrılıklarını beraberinde getirmiştir. Kültürel Türkçü ideologlar da olmuştur yayılmacı Türkçü ideologlar da. Liberal ekonomi savunucusu ideologlar da olmuştur devletin iri olmasını savunanlar da. Bunun en tipik örneğini İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlara bakarak görebiliriz. İzmir İktisat Kongresi’ndeki genel hava liberalken, ki bu liberal havanın kökeni Yusuf Akçura’nın görüşlerine dayandırılabilir, hayata uygulanışı dönemin şartlarının da etkisiyle devletçi, bunun kökeninde de Ziya Gökalp görülebilir, olmuştur. İttihat ve Terakki’deki Prens Sebahattin – Ahmet Rıza ayrışması da bugünkü Türkçülük görüşlerine tarihsel katkılar yapmışlardır. Ahmet Rıza çevresinde oluşan grubun İttihat ve Terakki’ye hâkim olması sonrasındaki politikalara ve Türkçülüğün gelişmesinde köken teşkil etmiştir. 20.yüzyıl ortası ve 21.yüzyıldaki Türkçüler ise ideolog olarak Hüseyin Nihal Atsız ve çevresindeki kadroları benimsemişlerdir. Tarihsel olarak bakıldığında tüm ideologların farklı olmasına rağmen belirli bir toplum ve millet tanımları olmakla birlikte iç siyaset hakkında tartışmaları sürmüştür. Geleceğe yönelik vaatlerin gerçekleşme sürecini nasıl idare edecekleri net belli değildir. Daha otoriter bir yönetim arzusu içerisinde olanlar veya daha kapsayıcı ve Rousseau’nun fikirlerini benimseyenler olarak ayrılabilirler. Türkçülük ideolojisinin bir halk ideolojisi mi yoksa bir aydın ideolojisi mi olduğu yine tartışma konularından birisidir. Bu tartışmalar günümüzde bile sürmektedir. Fransız Devriminde oluşan halkın ideolojisi ve demokratik temellere dayanan milliyetçi anlayış Atsız tarafından pek benimsenmemiş ve günümüze de çok net şekilde bu görüşler hâkim olmuştur. Ekonomik fikirlerin, İttihat ve Terakki zamanı hariç, tam anlamıyla değil neredeyse çok az şekilde oluştuğu görülmekte. Dış politika yapımında Türkçüler hâlâ diğer ideolojilerin etkisinde kalmaktadırlar.

Bu tam olgunlaşmamış ve bazılarının içi boş duran kavramları diğer ideolojilerden alarak doldurabiliriz. Ancak bu melez ideolojiler tarihin her zamanında olduğu gibi saldırıya açık görüşler olarak kalacaklardır. Yani ‘liberal Türkçü’ tanımı veya ‘muhafazakâr Türkçü’ tanımı arasında benim için hiçbir fark yoktur. İkisi de acizlik sonucu elde edilmiş kavramlar olarak kalacaklardır. Mesela özgürlükçülüğe önem veren bir Türkçünün kendini liberal olarak tanıması çok yanlıştır. Aynı şekilde gelenekçi tavırların her alanda öne çıkmasını isteyen bir Türkçünün de kendini muhafazakâr olarak tanıması yanlış olacaktır. Türkçülük her zaman melezlenmeye karşı olmuştur ve saf olarak kalmaya devam edecektir. Dış politika yapımında her ne kadar realizm temelli görüşe çok yakın bulunsak da kendimize ‘realist Türkçü’ dememiz de saçma duracaktır. Bunlar günümüzde bile tartışma konularıdırlar ve bu boşluklar yeni ideologlar bunları yazıncaya, kabul görünceye kadar havada kalmaya devam edeceklerdir. Herhangi bir geçmiş ideoloğu kalıplaşmış düşüncelerimizle tek kabul etmek çok yanlış olacaktır. Bu kavramlarımızın içerisinin doldurulmasının önüne geçecektir ve her zaman gelecek tasvirimize nasıl ulaşacağımız konusu netleşmeyecek ve ister halka inilmek istensin ister aydın çevrelerin ideolojisi olarak kalsın bunlar önümüze birer sorun olarak kalacaktır. Ayrıca temelinde Türkçülüğün zerresini barındıramayacak ‘liberalizm’, zerre ilerleme kaydedemeyecek ‘muhafazakârlık’ veya içerisinde ırk kavramını bile barındırmayan ‘sosyalizm’ ile boşluklarımızı doldurmak ne kadar doğru olacaktır? Liberal ekonomik düzenin getirdiği siyasi hareketi nasıl engelleyeceksiniz? Veya muhafazakârlığın getirdiği gelenekçilikle nasıl yeni sistemlere ayak uyduracaksınız? Batıcı olmak için liberal olmaya tabi ki gerek vardır. Sistem bunu size dayatmaktadır ancak Türkçülük batıcılığı mı getirir, bilmiyoruz. Bunu entelektüel olarak ele alan kaç ideoloğumuz var? Durum analizimiz ve gelecek tasvirimiz çok netken bu ikisi arasındaki süreci ele almada çok yeni ve olgunlaşma çağında bir ideoloji Türkçülük. Bunun için Türkçülerin kendilerine ödev olarak görmeleri yegâne düşünce okumak ve bu boşlukları keskin ve net Türkçülük sınırları içerisine yeni birer kavram olarak yerleştirmek olacaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here