Vize Krizi Son Mu, Başlangıç Mı?

0
36

Tüm Türkiye, 8 ekim günü, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçiliği Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamasıyla şok olmuştu. Açıklamada kısaca süresiz olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına ABD’ye giriş için vize verilmeyeceği yazılıydı. Yaklaşık 3-4 saat sonra aynı metine mütekabiliyet kapsamında Türkiye’den cevap gecikmemiş ve aynı yaptırımın uygulanacağı açıklanmıştı. Peki bu büyük yaptırım ne anlama geliyor? İki müttefikin son hamleleri mi, yoksa bu hamle yeni bir başlangıç mı yaratacak? Bu krizin gerçekleşme sürecinden bahsetmeden önce Türk-Amerikan tarihine bakmak ve buradan hareketle bir analiz yapmak gerekiyor.

1962 yılının ekim ayında gerçekleşen ve tarihe ‘Küba Füze Krizi’ olarak geçen olaylara Türkiye de müdahil olmuş Türk-Amerikan ilişkileri zedelenmişti. Küba’ya nükleer başlıklı füzeler yerleştiren Sovyetler, Amerika’ya büyük tehdit saçıyordu ancak 1962’nin nisan ayında Türkiye’ye yerleştirilen nükleer başlıklı Jüpiter füzeleri de Sovyetler Birliği için büyük bir tehdit oluşturuyordu. Amerika, Küba’da Sovyet füzelerinin varlığından haberdar olduğu günden itibaren tam 13 gün boyunca Sovyetlerle pazarlık yapmış ve karşılıklı restleşmeler gerçekleştirmiştir. Bu pazarlıkların arasında Türkiye de bulunuyordu. SSCB, Küba’daki füzelerin sökülmesi karşılığında Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin de sökülmesini talep etmişti. Amerika bunu kabul etmiş olmasına rağmen NATO ve Türkiye’nin hiçbir haberi olmamıştı. Füzeler, Türkiye’den, türlü bahanelerle kaldırılmıştı ancak devletimizin bunun ana nedeninden tam 40 yıl sonra haberi olmuştu. Bu olay Türk-Amerikan ilişkileri tarihinde dip noktalardan birini oluşturur.

2 Haziran 1964’de Kıbrıs sorununu askeri bir müdahaleyle çözüme kavuşturacağını söyleyen Türkiye’ye, dönemin ABD başkanı Lyndon Johnson bir mektup yazmış ve bunu kesinlikle desteklemediklerini ve bu durum oluşursa yaptırımların olacağını ve bu yaptırımların neler olacağını bildirmiştir. ABD’nin, bu harekâtta Türkiye’nin yanında olmayacağını söyleyen ABD başkanı Johnson’a, İsmet İnönü bir cevap vererek: ‘Yeni bir dünya kurulur. Türkiye de o dünyada yerini alır.’ demiştir.  Bu olay da büyük gerilime neden olmuşsa da karşılıklı görüşmeler sonucunda çözüme kavuşmuştur. Ancak bu olayın devamı niteliğinde sayılabilecek durumlar olmuştur. 1974’de Kıbrıs Harekâtı sonrası ABD tarafından Türkiye’ye silah ambargosu konmuş ve bu ambargo 4 yıl sürmüştür. Türkiye, bu yaptırıma karşılık Türkiye’deki tüm Amerikan üslerini kapatmış ve kullanımını Türk Silahlı Kuvvetleri’ne devretmişti. Ambargonun 1978’de kalkmasıyla Amerikan askeri üsleri, buna İncirlik de dâhil, faaliyetlerine tekrar başlamıştır.

1 Mart 2003’de, TBMM’de, TSK’nın yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı askeri güçlerin ülkemize gelmesini kapsayan başbakanlık teskeresinin reddedilmesiyle birlikte gelişen süreçte ABD, Irak’ı işgal etmek için başka bir yol bulmaya itilmiş ve ülkemiz üzerinden yapılacak bir işgale karşı gelinmişti. O dönemde teskerenin meclisten geçeceğine neredeyse kesin gözle bakan Amerikalı yetkililer gerekli hazırlıkları yapmalarına, Akdeniz’e savaş gemilerini göndermelerine rağmen meclisin reddetmesiyle ABD, milyarlarca dolarlık zarara uğratılmıştı. Bunun devamında yaşanan süreçte 4 Temmuz 2003’e gelindiğinde Irak’ın Süleymaniye kentinde bulunan Türk Özel Kuvvetler karargâhına Amerikan askerlerinin yapmış olduğu baskınla Türk askerlerinin bir kısmının başına çuval geçirilmiş ve sorgulanmak üzere Bağdat’a götürülmüştü. Bu olay ilk defa Türk-Amerikan ilişkilerindeki hem diplomatik hem de askeri bir krizin göstergesi olmuş ve şuana kadar devam eden ilişkilerin en önemli dönüm noktası hâline gelmiştir. Bu tipte yaşanan ilk olay olması sebebiyle çok büyük yankı uyandırmış ve günümüzde bile Türk-Amerikan ilişkileri düşünüldüğünde atlanılmaması gereken yegâne olay olarak durmaktadır.

Tarihsel olarak incelediğimizde ilişkilerin farklı farklı dip noktaları olmuş ancak genel olarak problemler diplomasi yoluyla çözüme kavuşmuştur. 8 ekimde yayınlanan bu açıklamanın en büyük nedeni 4 ekim tarihinde FETÖ casusluğu suçlamasıyla ABD başkonsolosluğunda görevli Mehmet Topuz’un tutuklanmasıyla başlayan süreç. ABD, farklı mevkii ve ağızlar aracılığıyla bu tutuklamanın ABD ile iş birliği içerisinde yapılması ve ABD’yle gerekli bilgilerin paylaşılması gerektiğini savundu. Devletimiz de bunun Türk yargısının kararı olduğunu ve hiçbir şekilde ayrıcalık gösterilmeyeceğini belirtti. Tamamıyla bu tutuklama için bu yaptırımın yapılması söz konusu olamaz. 17-25 Aralık olaylarıyla başlayan süreç ve 15 Temmuz darbe girişimiyle tavan yapmış ve gerginlik 8 ekim akşamı büyük bir kopuşa neden olmuştur. Arada geçen karşılıklı olaylar ve açıklamalar ayrı ayrı derinlemesine analiz edilebilir ancak karşılıklı bu son açıklamalar tarihe geçecek en büyük dip nokta olacaktır.

Yaptırımları analiz ettiğimizde tarihte iki ülke vatandaşlarını etkileyecek kadar büyük bir yaptırım olmadığını görebiliyoruz. Bu sürecin buraya gelmesindeki en büyük nedenler siyasi nedenlerdir. Ortadoğu’daki güç savaşı ve iki müttefik ülkenin çakışan çıkarları sonucu gerginlikler tırmanmış ve iki tarafı da kendi istekleri doğrultusunda daha emin adımlar atmaya itmiştir. Sahada çakışan çıkarlar ve Türkiye’nin güç dengesindeki rolü bu siyasi çatışmaların da nedenleri arasında. Ancak Türkiye ve ABD iki NATO üyesi ve derin bir geçmişe sahip olma avantajına sahip. Bu derin ilişki iki taraf için de büyük öneme sahip. ABD tarafından en üst düzeyde yapılan açıklamalarda bu krizin askeri bir krize dönüşmeyeceği ve askeri ittifak ve koalisyonun aynı şekilde devam edeceğini görüyoruz.

Bu oluşan durumu değerlendirmemiz gerekirse tarihsel olarak yaşanan krizlerin klasik örüntüsünün dışına çıkmış bu olay aslında çözülemeyecek olması ve söylenildiği ve kamuoyunda oluşturulduğu gibi NATO’dan ayrılma ve ABD ile artık müttefik olunmama durumunu getirmesi imkânsız gözükmekte. Her zamanki karşılıklı görüşmelerden sonra orta yol bulunup bu adımdan vazgeçilecektir. Şahsi düşünceme göre bu dip nokta yüksek dereceli bir sıçrayışa neden olabilir ve yakın gelecekte Türk-Amerikan ilişkilerinin çok iyi noktalara geldiğini görebiliriz. Bu olaylar ülkelerin müttefik olma durumlarının ne kadar önemli ve karşılıklı ihtiyaçlarının olduğunu onlara bir kez daha hatırlatacaktır. Tamamen batı dünyasından kopmuş bir Türkiye çerçevesi çizmenizle her konuda kötü duruma düşmüş bir Türkiye çerçevesi çizmeniz arasında pek bir fark olmayacaktır. Bunlara dayanarak ülkemiz kendi geleceği hakkındaki en doğru adımları atacak ve ilişkileri normale döndürmek için uğraşacaktır. Halktan tutun da akademik çevrelere kadar tüm kişilerin çok kısa süre içerisinde batı düşmanı olmasını gören bizler tekrar çok kısa süre içerisinde tüm söylemlerini çöpe atacaklarını da görebiliriz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here