Ana Sayfa Köşe Yazıları Saygısız Sinyal

Saygısız Sinyal

- Reklam -

Sevgili Sabit Haber okuyucuları. Bu hafta kısa hikayenin son ve dördüncü bölümü olan “Saygısız Sinyal” ile karşınızdayım.

- Reklam -

Umarım ki ilk köşe yazımda belirttiğim gibi Türk mitolojisinde bulunan varlıkları sizleri sıkmadan zevkli bir hikaye içinde sizlere yansıtmayı başarmışımdır.

Gelecek hafta bambaşka bir hikaye ve mitolojik varlıklar ile buluşacağız. Bu konuda inanın çok sabırsızlanıyorum. Sevgilerimle…

-Saygısız Sinyal-

– Ak ana hüzünlü bir ses ile hayır Selda, seni daha göndermeyeceğiz. Birazdan yakındaki köyden insanlar gelecek ve demin ölen şaman evladımın ruhu hayat ağacında rahatça dolaşabilsin diye vücudunu buraya getirecekler ve ona Yuğ töreni yapacaklar. Bu anı seninde görmeni istiyorum.

– Selda şaşkın bir sesle; peki ama kıyafetleri bildiğimiz gibi kartal tüyleri ile kaplı, yüzleri boyalı mı olacak? Kırmızı kaftanlı ve değişik takılar takmış mı olacaklar? Kam çalınacak mı?

– Ak Ana gülümseyerek; sen nasıl aşıksın bize?

– Selda utangaç bir tavırla; bu töreni ilk defa izleyeceğim. Benim için çok farklı bir deneyim olacak.

– Sana birde sürprizim olacak. Seni tören esnasında tanrıça Umay ile tanıştıracağım. Onu da göreceksin. O aynı zamanda kader tanrıçası. Eskiden savaşlarda ölecek kişileri belirlerdi. Şimdi işe iyi tarafa geçti. Şu anda kadın ve çocukların koruyucusu.

– Selda heyecandan çenesi kasılmış bir şekilde; gerçekten mi? Diye kendisinin bir soru sordu.

Ben herhalde şu anda ne yaşadığımın ve neler gördüğümün farkında değilim herhalde? Şu ana kadar bir sürü mitolojik karakter ile tanıştım. Tanrıça Umay ile mi tanışmak beni şu anda şaşırtıyor? Gerçekten belki de bu gördüklerim benim için fazladır.

Ben düşüncelerime boğulmuşken, Ak Ana’nın ağıtları içinde yaklaşık otuz kişilik bir grup vadinin diğer tarafından ağaca doğru ilerlemeye başladı. Bir kişi kam çalıyor diğerleri ise ağlayarak ağıtlar yakıyorlardı.

Ölen şamanı şimdi kalabalıklar arasından görebiliyordum. Bir tahtanın üzerine yerleştirmişlerdi ve dört kişi onu taşıyordu. Tahta ile beraber şamanın vücudunu hayat ağacının yakınına bıraktılar. Ağaç şimdi daha güçlü parlıyordu. Tüm atalar yeni gelen ruhu kutluyor gibiydiler. Çalınan kamın sesi vadide yankılanarak bambaşka bir tını veriyordu. Kaftanlı kadınlar ve erkekler vardı. bazıları tüylü şapkalar giymişlerdi. Belli ki bu köy halen tamamen Gök tanrı inancını birebir yaşıyordu.

-Ak ana benden yeniden Sıgun’un üzerine binmemi istedi.

-Tamam, hemen biniyorum ama neden?

-Seni görmemeleri için.

Artık iyileşmiştim, tek hamlede Sıgun’un üzerine bindim. Biner binmez konuşabilmek için yine buz gibi boynuzlarını tuttum. Ona yaşadığım her şeyden dolayı çok mutlu olduğumu söyledim.

-Mutlu olduğunu görebiliyorum Selda. Sen asıl şimdi güzeller güzeli Umay ile tanış.

-Nerede?

-Hayat ağacının kavuğunda birazdan törenden dolayı çıkacak.

Ben büyük bir merakla hayat ağacının kavuğundan çıkacak olan Umay’ı beklemeye başlamıştım. Aslında Sıgun söyleyene kadar o kavuğu fark etmemiştim bile.

Birden kavukta bir siluet belirmeye başladı. Çok uzun boylu bir kadın ayağa kalktı ve bana doğru yürümeye başladı. Kırmızı harika işlemeleri olan bir kaftan giyinmişti. Altın işlemeler gözümü alıyordu ve yüzünü tam görmemi engelliyordu. Kılıcı ve kaması belinde görünüyordu. Aramızda beklide sadece on metre kalmıştı ki birden tüm vadi “Selda” sesiyle yankılandı.

Bu ses duyulur duyulmaz kendimi yerde buldum. Sıgun, Ak Ana, Umay, Gümüş Göl ve harika renklerdeki çiçekler bir anda yok olmuştu. Geriye tek kalan alelade bir kayın ağacı ve bana garip gözlerle bakan otuz kişilik grup oldu. Türkçe anlayabildiklerini umarak bu merak içindeki gruba sadece seyrediyordum diyebildim.

Gelen ses arkadaşım Mehmet’e aitti. Yanında beraber yola çıktığımız üç arkadaşım daha vardı ve endişe inde hepsi bana doğru koşuyorlardı. Mehmet, Zeynep, Akat ve Bilal hızlıca yanıma yaklaştılar.

-Nasıl böyle yaralandın?

-Mehmet ben yaralanmadım?

-Dizlerin, dirseklerin ve ellerin kan içinde görmüyor musun?

-Ama onlar geçmişti!

-Mehmet Selda’nın gözlerine bakarak; düştüğünde kafanı çarpmadın dimi? Diye sordu.

-Hayır, kafam gayet yerinde. Canım acımıyor onu söylemek istemiştim.

Nihayet durumun ciddiyetini fark etmiştim. Arkadaşlarım geldiğinde Atalarımız aniden yok olmuştu. Bu sadece benim için yaratılmış bir ortam ve sadece benim görebileceğim bir şeydi. Bu nedenle yaralarımda yeniden ortaya çıkmıştı.

Şimdi otuz kişilik grup ile karşı karşıya kalmıştık. Neyse ki Bilal buralarda konuşulan lehçeleri iyi biliyordu. Araştırma grubu olduğumuzu ve onları rahatsız etmeyeceğimizi söyledi. Ayrıca izlemek için de izin istedi. Onlarda büyük bir tevazu ile yanımıza gelin buradan izleyin isteyen bize de katılabilir dediler.

-Mehmet ilgi dolu bir şekilde; yürüyebilecek misin? Diye sordu.

-Yürürüm Mehmet. Hadi gidelim.

Topallayarak grubun yanına doğru ilerliyorduk. Birden beni nasıl bulduklarını merak ettim. Hemen dönüp Mehmet’e sordum.

-Beni nasıl buldunuz?

-Üzerindeki vericinin sinyalinden

-Ben bunu tamamen unutmuşum.

Bulunduğum için inanılmaz sinirliydim. Sinirime yenildim

-Saygısız sinya!

-Mehmet endişeli bir şekilde bana dönerek yeniden sordu; kafanı çarpmadığına emin misin?

-Sert bir ses tonuyla; evet kafamı çarpmadım. Her şey gayet normal.

İçten içe o kadar sinirliydim ki ve kendimi düşünmekten alıkoyamıyordum. Acaba bir daha Ak Ana ve Sıgun ile karşılaşabilecek miydim?

-Son-

- Reklam -

Son Haberler