Tanrı Dağı Etekleri

Sizlerle yeniden buluşmak benim için büyük bir zevk. Herkese çok güzel bir hafta diliyorum.

Geçen haftaki ön yazımda hatırlayacağınız gibi ilahi dinler ile geçmişte kalan mitolojik dinlerin hiçbir şekilde çatışmayacağını belirtmiştim. Bunu özellikle yazmıştım çünkü yazıyı yazarken tahmin ettiğim gibi bazı çevreler bu yazımı dine aykırı bulacaklardı. Geçen haftaki yazımın üzerine tahmin ettiğim gibi maalesef bu mesnetsiz tepkiyi aldım.

İsmini paylaşmayacağım bir kişi geçmişte kalan dinlerin insan uydurması olduğunu, putperestliği geri getireceğini ve eski dinleri anlatmaya devam edersem insanların kafasını karıştıracağımı ve haddini aşarak anlatacaksam Allah’ı ve onun güzelliklerini anlatmam gerektiğini söyledi! Ben kendisine olabildiğince ılımlı şekilde, yazılarımın İslamiyet’e herhangi bir zarar vermeyeceğini anlatmaya çalıştım ama işte maalesef ancak kendimi bir anda cahiliye döneminde gibi hissettim.

Bilinmelidir ki, geçmiş dinimizi ve tarihimizi anlatmak beni dinden çıkartmaz ve ben bu konuda kimseye hesap verme zorunluluğunda değilim. Ben şahsım adına bu güzel görevi hiç yılmadan devam ettireceğim. Artık gerçekten tarihimizin ve mitlerimizin su üstüne çıkmasının ve tüm dünyaya öğretilmesinin zamanı geldi!

Dilerim geçen hafta yayınlanmış olan Tanrı Dağı hikâyemi beğenmişsinizdir. Hikâyenin devamını aşağıda Tanrı dağı etekleri ismi ile bulabilirsiniz.

–Tanrı Dağı Etekleri—

Birden gözden kaybolan geyiğin arkasından şaşkınca bakmaya devam ettim. Sanki vücudumun üzerinde tonlarca ağırlık vardı ve ben serçe parmağımı bile oynatamıyordum. Gözlerim, vücudum ve beynim donmuştu. Sadece kalbimin hızlıca atan sesini duyabiliyordum. Kalp kasları istemsizce atmasalar sanırım oda aniden duracaktı. Sanki kâinat donup kalmış, sert esen rüzgâr bile bu ana şahitlik etmek için durulmuş ve hissedilmez olmuştu. Hayatımda ilk defa kendimi nasıl toparlayacağımı bilemiyordum. Birden tüm vücudum titremeye başladı ve artık istemsizce hüngür hüngür ağlıyordum.

Tahinimce onunla göz göze geldiğimiz andan itibaren on dakika geçmişti. Hıçkırıklarım kesilmiş, bedenim yavaş yavaş hareket edebilecek gücü bulmuştu. Toparlanıp kalkmaya çalışırken dilerim ve dirseklerimdeki korkunç acıları yeniden hissettim. Sağ dizim kanıyordu. Pantolonum yırtılmış, kanım toprak ile birbirine karışmıştı. Hemen sırt çantamdan peçete çıkartıp kanı durdurmak için dizime bastırdım. Bir süre kanın durması için bekledim.

Yavaş yavaş ayağa kalkmaya çalışıyordum artık. Dizimin acısına rağmen ayağa kalktığımda hemen geyiğin uzaklaştığı noktaya doğru döndüm. Halen çok uzak bir noktada onun siluetini gördüm. Ona doğru yürümek için ilk adımı attığımda dizim yerinde kopacak kadar acıdı ama ne olursa olsun artık ona doğru gitmem gerektiğini hissediyor hatta biliyordum.

Topallayarak on iki adım atmıştım ki üzerimdeki verici bir kilometreyi aştığım için sinyal vermeye başladı. Ama benim yerimde olan hiç kimse geri dönmeyi düşünemezdi. Bu yaşadığım olay her gün herkesin başına gelebilecek türden değildi. Nasıl olsa sinyalden beni bulurlar diye düşündüm ve yoluma devam ettim. Onun silueti ben yürüdükçe sanki daha çok bana yaklaşıyordu. Onun bana doğru dönüp koşmaya başladığını fark ettim. Artık heyecanımı yenmeli ve her şeyi daha olgun karşılamalıydım.

Artık bana tamamen yaklaşmıştı. Gözleri altın gibi parlıyordu. Hareketleri ile konuşuyordu sanki. Sakatlandığım için üstüne binmemi istediğini anlıyordum. Önce elimi uzattım. Kafasını eğip yukarı kaldırdı. Yavaşça ön bacakları eğdi üzerine binebilmem için. Şu anda şahit olduğum şeyin hiç normal bir şey olmadığının farkındaydım. Benim kadar gerçekçi bir insanın bu kadar doğaüstü olayı hazmedebilmesi aslında çok zordu ama ona itaat etmem gerektiğini hislerim çoktan fark etmişti bile. Daha az acıyan sol bacağımda güç alarak üstüne bindim. O anda başını yukarı doğru kaldırıp boynuzlarını bana doğru uzattı. Belikli üstündeyken düşmemem için onları tutmamı istiyordu. Ama buz gibi boynuzlarından tutunduğumda bunun sadece tutunmak ile alakalı olmadığını fark ettim. Artık telepatik olarak beynimiz ile konuşabiliyorduk.

  • Hoş geldin Selda. Ben Sıgun; Altay Türklerinin yol göstericisiyim. Korkmana hiç gerek yok.
  • İstemsizce korkuyorum. Beni şimdi nereye götürüyorsun?
  • Gülerek; senin hayalindeki aradığın yere gidiyoruz.
  • Heyecanla; nereye?
  • Türklüğün doğduğu yere. Atalarına ait bir yere gidiyoruz.
  • Ama neresi?
  • Çok meraklısın! Gidince görürsün.

Sıgun büyük bir hızla koşmaya başladı. Sol elim birden boşa düştü. Zar zor yeniden boynuzunu yakaladım. İnanılmaz bir hız ile yol alıyorduk. Yaklaşık beş dakikada kilometrelerce uzaktaki Tanrı dağının eteklerine varmıştık. İki vadi arasından geçtik. Sonunda her yeri yemyeşil olan ve rengârenk çiçeklerle bezeli masmavi bir göle vardık. Gölün bir ucunda da sanki parlak meyveleri olan devasa bir ağaç vardı.

  • Bu ağaç nedir Sıgun?
  • Bu gördüğün hayat ağacı. O varlığımızın kökeni.
  • Burası neresi?
  • Burası mı? Az sonra anlarsın!

Devam edecek…