-İrân ve Hizbullah-
Hizbullah ve İrân, Hamas’a göre çok daha ağır bir bozgun yaşayarak kaybetti. Bütün Gazze yıkılmasına rağmen, Hamas hâlâ yaşıyor ve savaşıyor. Ancak Hizbullah yenildi, dolayısıyla İrân da yenildi. Üstelik en ağır bozgun şekliyle. Bu arada İsrâil kaynakları, sâdece Nasrallah’ın değil, aynı zamânda Kudüs gücünün komutanlarından olan bir İrânlı tuğgeneralin de öldüğünü söylüyor.
Artık Litani nehrine kadar Güney Lübnân’ın İsrâil yönetimine girmesini kim engelleyebilir? Ortadoğu’nun en büyük su kaynaklarına sâhip Lübnân’ı kim koruyabilir?
Şimdi bana göre Lübnân’ın eski sömürgecisi ve hâlâ ağabeyi konumunda olan Fransa ile görüşmeler başlayacaktır. Lübnân’da Müslümânlar içindeki tek silâhlı güç konumundaki Şiîler, bu bozgunun etkisiyle ya silâhlarını teslîm edecekler, ya İrân’a inanmayı sürdürüp, Sûriye’ye çekileceklerdir. Lübnân ise, Lübnân kaynaklarına göre yıllık 3 milyar metreküp, İsrâil kaynaklarına göre (Kudüs Üniversitesi) ise 9 milyar metreküp su rezervine sâhip olarak, bunun önemli bir kısmını İsrâil ile paylaşmak zorunda kalacaktır.
Şiîler, Sûriye’ye çekildikçe de İsrâil, Sûriye’yi daha ağır vuracaktır. Hattâ belli olmaz, İsrâil kontrolündeki Sûriye toprağı olan Golan’dan bir ileri harekât yapıp, yeni topraklar da alabilirler. Bu da Esâd yönetiminin en istemeyeceği şey olur. Bu durumda Esâd yönetimi, ya Rusya’nın daha da fazla emrine girer ya da Rusya ile işbirliğini sürdürerek, İsrâil ve ABD ile anlaşmanın yollarını arar. Bu noktada Türkiye için işlerin sıkıntıya girebileceğini düşünebiliriz. Çünkü Esâd, kısa süre içinde PKK-PYD ile görüşmelere başlayabilir. Zâten ABD de, Rusya da ayrı ayrı PKK-PYD’yi destekleyen, ayrı ayrı sundukları Sûriye planında “özerk Kürd bölgesi” kavramına yer veren güçler.
Peki, Sûriye’deki on binlerce diyebileceğimiz Şiî savaşçılar ne olacak? Ya İrân, kendi topraklarına çekecek, meselâ Afganistan üzerinde kullanmayı düşünecek, ki bu çok zor ya da İsrâil, Sûriye topraklarında Şiî milis gruplarına nokta hava saldırılarıyla çok ağır kayıplar verdirecek ve tabiî olarak, İrân, istihbârat açısından bir miktar bilgi paylaşacak, İsrâil ile… Hamas lideri İsma’il Haniyye’nin öldürülmesinde yaptıkları gibi…
Gerçi bunlar, benim tahminlerim. Belki de, hiçbiri olmayabilir. Ama zihnimde oyunu başka türlü kuramıyorum. Bir yıl içinde bir cumhûrbaşkanı, onlarca general, yüzlerce Devrim Muhâfızı askerini kaybettiler. Kendi topraklarında Hamas lideri öldürüldü. Herhangi bir karşılıklı çatışmaya ya da savaşa girmeden bu kadar büyük bir kayıp, târihte pek örneği olan bir durum değildir. Neredeyse, savaşmadan bozgun yaşadılar. Dolayısıyla bunun artmaması için geri adım atmak zorundalar. Artık Lübnân’da hiçbir şekilde varlık gösteremezler. Yemen’deki durumun yapısı farklı olduğu için onlar bir süre daha devâm edecektir. Ellerindeki silâh stoğu azalana kadar sürdürürler, füzeleri biter, kalan silâhlarla eskisi gibi diğer Araplarla savaşmaya devâm ederler. Irak’ın ise yapısı, zâten bambaşka. Şiîlerin çoğunlukta olduğu bir ülke. Dolayısıyla Irak’ta Şiî etkisi artabilir. Nasılsa hem ABD, hem İrân ile görüşebildikleri için avantajları var.
İrân açısından da en akıllıcası, Şiî hilâli saçmalığını bitermek ve kendi içine dönmektir. Yaklaşık 90 milyonluk bir ülkenin, üstelik çok ağır bir yoksulluk altındayken, 45 yıldır bir saçmalığın peşinden savaş sürdürmesinin hiçbir mantığı yoktur. Kendi içlerine dönmeliler ve Batı ile anlaşmanın, başta Türkler olmak üzere ülkedeki Fars olmayan nüfûs ile aralarını düzeltmek zorundalar. Mes’ud Pezeşkiyan gibi Türklük bilinci olan birinin cumhûrbaşkanı olmasında da bu düşünce etkiliymiş gibi geliyor.
Elbette, İrânlı mollâlar ve Şiî rûhbân sınıfı için hiçbir şey kolay olmayacaktır. Onları iknâ etmek, bu masaldan uyandırmak çok zor olacaktır. Çünkü Mesihist / Mehdîci bir zihniyette oldukları için bu savaş süreci, onları sevindiriyor. Ancak hiçbir aklı başında ve gerçekçi kurmay ekibi için bu düşüncenin varlığı kabûl edilemez. Bu durumda ya bir İsrâil saldırısıyla ya da bir devlet komplosuyla “Âyetullah” seviyesindeki bâzı isimlerin öldürüldüğü haberlerini alabiliriz. Böylece Şiî rûhbân sınıfını, korku salarak sindirmeyi seçebilirler.
Bana göre artık Ortadoğu’da, İsrâil’e karşı büyük çaplı bir savaş ihtimâli kalmadı. Var olan sâdece İsrâil saldırısı olacaktır. Bunda da İsrâil’den sonra en büyük suç, Şiî hilâli uğruna, Mesihist / Mehdîci saçmalıklar uğruna bölgeyi ateşe veren İrân’dadır. Dibinde İsrâil gibi bir tehlike varken, on binlerce Hizbullah savaşçısını Sûriye’ye kaydırıp, mezhep savaşı verdiren ve Gazze soykırımına rağmen Lübnân’a geri çağırmayan, İsrâil, Lübnân’ı vurmaya başlamasına rağmen, sırf İrân’a yönelik organize bir saldırı başlamasın diye güçlerini engelleyen Hizbullah kurmayı da suçludur. Ancak Hizbullah, İrân’ın mollâlarına bu kadar kökten bağımlı olmanın bedelini çok ağır ödedi. Bütün kurmay kadro yok edildi. Hattâ liderleri Nasrallah da öldürüldüğü söyleniyor. Kaldı ki, öldürülmemiş bile olsa, bu sa’âtten sonra açıkça ortaya çıkıp, ben buradayım demedikçe bir önemi de olmaz.
İrân, işte böylece savaşmadan bozguna uğradı. Hamas ise İrân ile işbirliği yapmasına, liderleri açıkça Tahran’da öldürülmesine ve hattâ bütün Gazze yok edilmesine rağmen zayıflasa da ayakta ve savaşıyor. İşte, direniş örgütlerinin ve savaşçıların kaderi budur. Bir büyük güç ile işbirliği yapabilirsin, ama göbekten bağlanırsan yok olursun. Aynı Mustafâ Kemâl Paşa’nın Sovyet Rusya ile işbirliği yapıp, Türkiye Komünist Partisi kurucu ve yöneticilerini ezmesi gibi…







