Hicaz-Yemen Cephesi’nde 1918 yılında esir düşen 16. Tümenin 48. Alayındaki Osmanlı askerlerine karşı Seydibeşir Kampı’nda İngilizler tarafından 15 bin Türk askerinin kör edildiği iddiasıdır.
2009 yılında, MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural konuyla ilgili soru önergesi verdi. Dönemin Millî Savunma Bakanı Vecdi Gönül böyle bir olayın yaşanmadığını belirtti. Tarihçi Cezmi Yurtsever ise Vecdi Gönül’ün bu açıklamasını inandırıcı bulmadığını söyledi ve böyle bir olayın yaşandığını belirtti. (1)
Merak ediyorum; bu tarihi olayı söylememizden, dillendirmemizden İngiliz Muhipleri Cemiyeti mi rahatsız, yoksa içimizdeki hayranları mı rahatsız?
Bu olay üzerinden vakit geçmesine rağmen bu sefer de sosyal medyada bir tartışma baş gösterdi. Esir edilen Türk askerlerin İngilizler tarafından kör edilmediği, bilakis hastalıklarının tedavi edildiğine dair bir akademisyen kendince kanıtlar sunmaya çalıştı. İngiliz Kızılhaçı’nın bitlenmeye karşı ilaçlama yaptığını iddia etti.
Konu hakkında yazılmış kitaplar olmasına rağmen, ısrar eden akademisyene arşiv belgesi gösterdiğimiz hâlde ısrar etmesi üzerine tartışmayı sonlandırdım.
Arşiv uzmanı Kemal Gurulkan Bey’in çıkardığı belge tam tersini söylüyordu.
Hatta esir kampında kör edilen Mehmetçiğin isimleri vardı.
İngilizlerin eline esir düşen Osmanlı askerlerinin özellikle Mısır’daki kamplarda kör edildiğini, bu şekilde kör edilmiş olan yiğitlerin belgeye iliştirilmiş fotoğrafları üzerinde isimleri yazıyordu;
Kalecikli Mustafa oğlu Hasan, İskilipli Mustafa oğlu Osman, Kastamonulu Mustafa oğlu Ömer Efendiler.
Belge için Kemal Gurulkan Bey’e teşekkür ederiz. (2)
Anglo-Sakson tarihçilerin Cumhuriyet tarihi üzerine yalanları bitmiyor maalesef…
İngilizlerin avukatlığını üstlenmiş bu kişiler, Kızılhaç’ta tercümanlık yapan ve kasıtlı yanlış çeviri yapanların sözlerine itibar ediyorlar, arşiv belgelerimize itibar etmiyorlar.
Biz belge ile yazı yazıyoruz. Tıbbî olarak deliller de sunsanız, size asla inanmayan bu yanlı sözde tarihçileri her alanda bulabilirsiniz.
Savaş suçu olduğu hâlde yargılama olmayan ve üzeri kapatılmak istenen bir konudur.
İngiliz dostlarını üzmemek adına bu konuları tartışmaktan bile imtina eden siyasiler var.
Tarih yalan yanlış bilgiler ile yazılmaz. Tarih yapmak kadar yazmak da önemlidir. Bugün uydurulan bir tarih ile karşı karşıyayız.
Sosyal medyada dillendirilen yalanlar ile genç kardeşlerimizin beyni yıkanmak isteniyor.
Kendi uydurdukları yalana kendileri de inanıyor. Bir önceki yazımda Filistin hakkındaki yalanlara belgeli cevap vermiştim.
“Esirlerin gördüğü zulmü Eyüp Sabri Bey şöyle ifade etmiş;
‘Esirlerimiz sabahtan akşama kadar sıcakta ve güneş altında angarya da çalıştıklarından dolayı kızgın kumun tesirinden göz ağrısına tutulurlar ve mecburen nöbetçi doktoruna müracaat ederlerdi. Doktor bunların gözlerine ilaç koymaksızın ele bir av geçmiş gibi hemen hastahaneye sevk eder, gözü ağrıyan askerler hastahaneye gitmek istemez ve gönderilmemesi için yalvarır, rica ederse de cebir ve şiddetle gönderilir. On gün sonra gözsüz olarak dönerlerdi. Gerek kampta, gerek Abbasice Hastahanesi’nde olsun bu askerlerimizin halleri pek acıklıydı. Bunları gören kalplerin sızlamaması mümkün değildi. Hastahane avlularında otuz, kırk asker birbirinin ceketlerinden tutarak dizi ile tuvalete giderler, sabahtan akşama kadar kumların üzerinde sürünüp yarı aç yarı tok hayatlarını sürdürürlerdi.’
Sabri Bey, Ödemişli Ali Dayı’nın 11’inci kampta koğuşuna gidemediği için kendisinden yardım istediğini anlatır ve elli yaşındayken seferberlikte silah altına alınan Ali Dayı’nın dükkânını satarak muharebeye katıldığını ve gözlerini burada kaybettiğini belirtmişti.
Ameliyatla sağ gözünü, ardından da üzüntü nedeniyle diğer gözünü kaybeden Ali Dayı, bu kampta başkalarının yardımına muhtaç bırakılanlardan sadece birisiydi.
Antep’in Urum Köyü’nden Şaban oğlu Mehmet, Maraş’ın Küçüknacar Köyü’nden Mehmet, Aydınlı Ali oğlu Mehmet, Beyşehirli Korucu Hüseyin Onbaşı, Bolvadin’in Çay Nahiyesi’nden Hacı oğlu Hasan, Erzurumlu Süleyman oğlu Ali ve Manastırlı Rıza gözlerinden olan diğer esirlerdi.
Kampta esirlere karşı davranış, onların milliyetine göre değişir; İngiliz gardiyanlar Türk esirleriyle tek kelime bile konuşmazlardı. Bunun yanı sıra esaret altındaki Ermenilere de yüz vermezler, bizim taraftan düşmana iltihak edenler de gerekli yararı sağlamıyorsa bu esirlerle aynı muameleye tabi olurlardı.
Alman esirlerine davranışları ise Türk esirlerine nazaran daha yumuşaktı.
Esir kampı 25 Ağustos 1919’da Türklerin iadesi haberini büyük coşkuyla karşılamıştı. Birinci kafile 1500 İstanbullu asker ile küçük rütbeli subayları kapsıyordu.
Eyüp Sabri Bey ve arkadaşları bir yolunu bulup ikinci sevkiyat kafilesine katılmış ama ne var ki kendilerini tanıyan Kıbrıslı bir tercümanın ihbarı üzerine yakalanmışlardı. Firar teşebbüsünde bulunanlar bu defa sıkı kontrol altına alınacaklardı. Artık birbirlerinden ayrılmaları ve ferdi hareket etmeleri gerekiyordu. Sabri Bey, Doktor Mazlum Bey’in aracılığı ile hastahaneye nakledilecek, 28 Ekim’de iki bin kişilik esir kafilesinin arasına isim ve kıyafet değiştirerek katılacaktı.
Yurda ancak böyle dönebilen Sabri Bey, esir sevkiyatının tarihini Ağustos 1919 olarak vermekte, sevkiyata önce Bursa, Konya, İzmit gibi başkente yakın yerlerden başlanıldığını belirtmektedir.
İzmir, Trabzon ve Erzurumluların sevklerinin geciktirilmesi rüşvet hadisesini gündeme getirmiş ve büyük para karşılığında bu şehirlere mensup askerlerin kartları Bursalı gibi tanzim edilmişti.
Sabri Bey’in rüşvete verdiği örnekler arasında karargâh komutanının 5’inci kampta bulunan bir tabur hocasından 2 seccade alarak tahliye kararı verdiğine, Konyalı Emin Efendi ile Doktor Mazlum Bey’in şahit olduğu da vardı.” (3)
Şimdi bu alıntıdan da anlayacağınız gibi, İngiliz askerlerinden rüşvetle kurtulanlar, zulümleri vs. bir hakikat iken, bu olayları hiç olmamış, yaşanmamış demek ne kadar doğrudur? Siz okuyucuların takdirine bırakıyorum.
Kaynakça:
(1) Dönemin gazeteleri
(2) Kemal Gurulkan, Başbakanlık Arşiv Uzmanı
(3) Esir Kampları, Ergün Hiçyılmaz, Bilge Karınca Yayınları







