Bir zamanlar Havuçistan adında bir ülke varmış. Bu ülkenin en çok izlenen televizyon kanalında, haftada bir gün, belirli bir saatte çıkan bir havuç varmış. Hem de öyle sıradan bir havuç değil, kendini “âlim” ilan etmiş bir fınduk.
Ekranlara çıkıp her hafta havuç aklıyla ülkeyi yorumlar, mesnetsiz, delilsiz, hatta bazen havuç kafasından uydurduğu tezleri büyük bir ciddiyetle anlatırmış.
Ne var ki, ülkenin tembel, yönsüz, düşünmeyi angarya sayan havuçları da onu pür dikkat izler, ağzından çıkan her kelimeyi birer ilahi buyruk gibi sanırlarmış.
Zira düşünmek, sorgulamak, emek vermek gibi işler zahmetliymiş, hazır doğrular ne güne duruyordu ki?
Günler, haftalar, mevsimler geçtikçe Havuçistan’ın toprağı bozulmuş, besin değeri düşmüş. Artık havuçlar eskisi gibi canlı, diri, kıtır değilmiş.
Bir zamanların mis kokulu, turuncu tarlaları şimdi solgun ve çürük havuçlarla dolup taşmış.
Ama kimsenin umurunda değilmiş; ekran başındaki yakışıklı havuç hâlâ konuşuyor, kitle hâlâ inanıyormuş.
Derken, komşu Turplar Ülkesi olan biteni fark etmiş.
“Bu havuçlar zaten kendi kendilerini rendelemişler,” demişler, “biz de biraz tuz serpelim bari.”
Ve öyle yapmışlar.
Besin değeri yüksek, toprağı bereketli turplar bir bir Havuçistan’a kök salmış.
Bir zamanların havuç diyarı artık turp tarlasına dönmüş.
Sonunda, o topraklarda bir tane bile havuç kalmamış.
Salataya koyacak bir havuç bile!
Ama olsun… Şarlatan hâlâ konuşuyormuş, kimse kalmasa bile, kendi yankısına inanarak.







