Ölmek eyleminin pek çok manası vardır. Bunlardan en sarsıcı ikisi; bir insanı kalbinde ve zihninde manen öldürmektir. O insan aslında yaşamaya devam etse de sizin için artık bir ölüdür. Şairin dediği gibi: “Türküler bitti, halaylar durdu, horonlar durdu. Bir devir bitti, bir devir kapandı.”
Ölümün bir diğer anlamı ise maddeten ölen bir insanın sizin kalbinizde ve zihninizde manen yaşamaya devam etmesidir; hatıraları, karakteri, sevgisi ve dostluğuyla varlığını sürdürmesidir. Bir başka şairin dediği gibi: “Öldüğünde ne kalır geriye? Bir avuç anı, birkaç eski fotoğraf ve hiç söylenmemiş o son sözler…”
Ölmenin bir de mecazi anlamı vardır: Ölü taklidi yapmak. Burası çok önemli, bir köşede dursun.
Aslında her şey kafada ve kalpte başlar, yine orada biter. Her şeyin başladığı ve bittiği yerler bu yüzden çok önemlidir. Bir gün uyanırsınız ve aslında o andan itibaren hep uyanık kalırsınız.
“Sönmüş bir kandil gibi karanlıktır içim, Dolaşırım hayatın içinde ama hayat dışımda. Her nefes bir veda, her adım bir mezar, Yaşarken ölmekmiş asıl bu dünyadaki keder.”
Ünlü ölümleri de her zaman dikkat çekicidir; özellikle edebiyatçıların, siyasetçilerin ve filozofların dünyadan ayrılışları…
Ömer Seyfettin, henüz 36 yaşında hastanede vefat ettiğinde, kimsesiz olduğu sanılarak otopsi için kadavra olarak kullanılmıştır. Arkadaşları hastaneye ulaştığında bu acı durumla karşılaşmışlardır.
Virginia Woolf, ceplerine taşlar doldurarak kendini Ouse Nehri’ne bırakmış ve zihnindeki karmaşaya son vermiştir.
Albert Camus, bir trafik kazasında can vermiştir. Cebinden hiç kullanmadığı bir tren bileti çıkmıştır. “En saçma ölüm şekli nedir?” sorusuna bir keresinde “Araba kazası” cevabını vermesi ise kaderin acı bir cilvesidir.
Mahatma Gandhi, Hindistan’ın bağımsızlık lideri ve pasif direnişin simgesi, aşırı milliyetçi bir Hindu tarafından vurularak öldürülmüştür. “Şiddetsizliğin” liderinin şiddetle ölmesi dünyayı şoke etmiştir.
Modern Tarihin En Maliyetli Ölümü: 1914 yılında Avusturya-Macaristan Veliahtı’nın Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi, I. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyen olay kabul edilir. Bu tek bir ölüm, milyonlarca insanın hayatını kaybedeceği küresel bir felakete yol açmıştır.
Sokrates’in ölümü (M.Ö. 399), felsefi bir duruşun bedelini hayatıyla ödemesinin hikayesidir: Şehrin tanrılarına inanmamak ve sorgulayıcı tavrıyla gençlerin ahlakını bozmakla suçlandı. Özür dilemek yerine, toplumu uyandıran bir “at sineği” olduğunu söyleyerek fikirlerini savundu. Dostları kaçış planı yapsa da o, haksızlığa haksızlıkla cevap vermeyi reddetti ve yasalara sadık kalmak adına Atina’da kaldı. Karara saygı duyarak kendi elleriyle baldıran zehrini içti ve huzur içinde hayata gözlerini yumdu.
Nihai olarak ölüm; biyolojik olarak yaşam fonksiyonlarının (solunum, dolaşım ve beyin aktiviteleri) kalıcı olarak sona ermesi olarak tanımlansa da insanlık tarihi boyunca çok daha derin anlamlar yüklenmiş bir olgudur.







