Ana Sayfa Köşe Yazıları Mavi Vatan İçerisinde Taraflar Denklemi

Mavi Vatan İçerisinde Taraflar Denklemi

Daha önce sizler için kaleme aldığım iki yazının başlığında Mavi Vatan ifadesi yer alıyordu. Mavi Vatan kavramını birçok açıdan ve güncel gelişmeler üzerinden kaleme aldığım yazılarımın ekseriyetinin başlığı Mavi Vatan kavramını hem başlıkta hem de içerisinde barındıracak. Bu yazımda biz Türklerin mevcut şartlarda Doğu Akdeniz ve Ege’de nasıl mücadele etmesi gerektiğini denizci gözüyle hem günümüz üzerinden hem de 16. Yüzyıl üzerinden dilim döndüğü, kalemim yettiğince ifade etmeye çalışacağım…

- Reklam -

Doğu Akdeniz ve Ege son zamanlarda uzun zamandır olmadığı kadar çok sıcak… Biz Türkler karacı bir millet olmamıza karşın ivedilikle zihnimizi denizci zihniyeti ile değiştirmeli, Mavi Vatan konuşmalarını denizci bakış açısıyla yapmalıyız. Bunun üstünde diğer iki yazımda da durdum fakat bir örnekleme ile daha açık olmak istiyorum… Ulusal basın ve yayın organlarında, denizcilik tabiri ile iskele sancaktan bihaber olan kimi avukat, tarihçi, siyasi boylarından büyük sözler sarf edip Mavi Vatan müdafaasının propaganda kısmını sekteye uğratmaktadır. Örneğin Ege’de çeşitli anlaşmalar ile Yunan belirli şartlar dahilinde bırakılan adalar çok net bir şekilde bellidir. Bunların haricide kalanların mülkiyeti tartışmasız olarak bizimdir! Türkiye’nin Türk Milletinindir! Televizyon ekranlarında bunun aksini iddia eden mülkiyeti tartışmalı ada-adacık-kayalıklar ifadelerini kullananların ifadelerine kulak asmayınız! Bu ifadeleri kullananlar en hafif tabir ile Mavi Vatan dan bihaberdir… Karacı zihniyet ile Mavi Vatan’da mücadele edilemez. Suyu bardakta gören bazıları pek tabii anlayamazlar. İdrak kapasiteleri yetmez. Sıvılar kanununda bir kap ancak kendi kapasitesi ölçüsünde su alır. Daha fazla koymaya kalkarsanız taşar… Uluslararası Deniz Hukukundan bihaber olan Kıta sahanlığı ve Kara suları tabirlerini bilmeyen bu konu üzerinde beyanda bulunma hakkını kendinde görmesin… Türkiye Akdeniz’den uzaklaştırılmak Denizden güç çarpanı olarak koparılmak isteniyor. İskenderun Körfezi ile Antalya körfezine sıkıştırılmak isteniyor. Türkiye Cumhuriyeti Donanması ile gerekirse vuruşarak bunu önleyecek güçte ve kararlılıktadır.

Doğu Akdeniz’de gerçekten yalnız mıyız? Sorusuna cevap vermek gerekiyor. Zira Şımarık Yunan devleti tarihte defalarca görüldüğü gibi göbekten bağlı olduğu Avrupalı devletlerin güdümünde hareket etmeye devam ediyor. Dolayısıyla kendi güdümünde hareket eden, mali yönden kendisine bağlı olan Yunanistan ve Türkiye’nin karşılıklı çıkarları çatıştığında Avrupalı devletlerin Yunanistan’ın safında yer almaları çok doğal bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Fakat Avrupalı devletlerin oluşturduğu Avrupa Birliği uzun zamandır kendi içerisinde çatırdıyor. Burada İtalya, bizim için kendi safımıza çekebilme olasılığımız düşük olsa da tarafsız kalmasını sağlayabileceğimiz yegâne Avrupa devleti… Özellikle İtalya’nın diğer Avrupa ülkelerine kıyasla doğu bloğu ile anlaşmalar içerisinde olması ve Covid 19 sürecinde Avrupa dan zerre destek almayıp Türkiye’den tıbbi destek alması İtalya kamuoyunda Türkiye yanlısı haber ve demeçlerin artmasına sebep oldu. Peki Doğu Akdeniz’e kıyısı olan Kuzey Afrika ülkeleri ve İsrail söz konusu olduğunda nasıl bir tablo karşımıza çıkıyor? Doğu Akdeniz’de darbeci Sisi tarafından yönetilen Mısır ile ilişkilerimiz yıllardır çok bozuk. Mısır’ın İskenderiye ve Dimyat limanlarına yaptığım onlarca sefer neticesinde insanları hakkında fikir beyan edebilecek kadar bilgi sahibi olduğumu düşünüyorum. Özellikle Türk basınında Sisi’nin halka rağmen ülkenin başında olduğu işleniyordu. Bunun doğru olmadığını Mısır içerisinde Araplar ile fikir alışverişim sırasında defalarca tahlil ettim. Zira Mursi halk tarafından seçilmiş bir siyasi idi. Meşruluğu tartışılmaz derecede. Fakat Arap toplumu biz Türkler gibi bir genetik yapıya sahip değil. Her zaman arkadan hançerleme hususunda yetenekli olduklarına dair uzun uzadıya bir sabıka kayıtları var. Halk Sisi’den memnun… Uluslararası Devletlerarası ilişkilerde Mısır söz konusu olduğunda gereksiz bir duygusallığa lüzum yok. Mısır, Yunanistan ile imzaladığı son anlaşmada Meis’i anlaşma dışında tutarak bize bir nevi göz kırpmıştır. Bu göz kırpmaya karşılık olarak adım atmalı, gereğini yapmalıyız. Mısır ile masaya oturup Türkiye yerine GKRY ile anlaşma yaparak 11 bin 500 kilometrekare deniz alanını kaybettiklerini, GKRY-Mısır MEB anlaşmasının imzalanması sonrasında, dönemin GKRY Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı Nicos A. Rolandis’in yaptığı açıklama ile, “sınır olarak ortay hattın belirlenmesinin çok önemli ve kendileri için çok büyük bir başarı olduğunu, GKRY’nin bu anlaşma ile sahip olduğunun dört katı fazlası bir alanda egemenlik haklarına sahip olduğunu” itiraf ettiğini, Mısır’ın Yunanistan yerine Türkiye ile anlaşma yapması durumunda deniz alanı kazanacağını anlatmalıyız. İsrail söz konusu olduğunda ise Yosi Cohen’in sözlerine kulak kabartmak gerekiyor. Geçtiğimiz günlerde Times gazetesine beyanat veren  Mossad Başkanı Yosi Cohen, İran’ın gücünün kırılgan, Türkiye’nin ise daha büyük tehdit olduğunu söyledi. 19 Ağustos günü İngiliz merkezli The Times gazetesinde Roger Boyes imzasıyla yayınlanan bir yazıya göre, MOSSAD Başkanı bu sözleri Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden mevkidaşlarına söyledi. Boyes şöyle yazdı: “İsrail ile BAE arasında çığır açan bir anlaşmayı müzakere ettiği için kamuoyunda en çok itibar gören kişi, Mossad’ın başkanı Yossi Cohen. Yıllardır Körfez ülkelerindeki casuslarla gizlice konuşuyor ve ortak bir düşman paylaştıklarına dikkat çekiyor: İran. Ancak yaklaşık 20 ay önce başka bir gündemi öne çıkardı. Mısır, Suudi Arabistan ve Emirlikler’den casuslara ‘İran’ın gücü kırılgan’,’Ama asıl tehdit Türkiye’den’ dedi.” MOSSAD Başkanı, İran’ın varlığının halen bir tehdit olduğunu, buna karşılık ambargo, yaptırım ve istihbari ve gayrı nizami operasyonlarla bu tehdidin kontrol altında tutulabildiğini vurguladı, Türkiye’nin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de artan eylemlerine dikkat çekti. “Türkiye, Doğu Akdeniz’de stratejik istikrar için farklı türde bir meydan okuma oluşturdu” diyen MOSSAD Başkanı Cohen, bölgeyi 1990’ların başındaki Balkanların durumuna benzetti. Cohen’in bu küstah demeçleri sonrasında İsrail ile ortak bir zeminde hareket etmek deveye hendek atlatmaktan çok daha zor gözüküyor.

 

30 kasım 1574 tarihli donanmamızın Tunus seferi Doğu Akdeniz’de bir güç gösterisi olarak İspanyollara karşı yapılmış, İnebahtı’nın öcü alınmak istenmişti.  İspanyolların elinde bulunan Tunus kalesi fethedildi. İspanyollar 5000 kayıp verdi. Bir o kadar asker de esir düştü. Uluç Ali Paşa Tunus kalesinin 30 yerine lağım koydurarak kaleyi havaya uçurdu. Bu zafer ile 307 yıl boyunca Tunus elimizde kaldı… Bu tarihi hadise günümüz şartları ile beraber değerlendirildiğinde hakların muhafazası ve kazanımlar için bir seferin şart olduğu görülmektedir. Paris anlaşmasına aykırı olarak silahlandırılan adalar ve anlaşma harici olan adacıklar yüzme mesafesinde olan anakara ya sahip Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir.

KKTC ile 6 Eylül’de başlayıp 10 Eylül’e kadar sürecek Şehit Yüzbaşı Cengiz Topel Akdeniz Fırtınası Tatbikatı dost ve düşmana net bir mesaj vermektedir. Tatbikat daha önceden planlandığı üzere Ekim ayında yapılacak iken Eylül ayına çekilmiştir. Bu tatbikat aynı zamanda Kuzey Kıbrıs kamuoyuna da bir mesaj içermektedir. Bir sonraki yazımda detaylandıracağım Mavi Vatanın Kıbrıs ayağı çok önemlidir.

 Soğuk Savaş sonrası ABD liderliğindeki tek kutuplu Atlantik eksenli jeo-politik dünyanın üstünlüğü sona eriyor. Bölgesel güç olan Türkiye’nin küresel güç olma yolu önce Mavi Vatanının her cm2 karesini muhafaza etmekten geçiyor…

Unutmayın!  “Hattı Müdafaa Yoktur, Sath-ı Müdafaa Vardır…”

Son Haberler

- Reklam -