Ana Sayfa Kültür - Sanat Holiganlar ile fanatikler arasında sıkışmış bir çığlık: İstanbul sözleşmesi ve kadınlar

Holiganlar ile fanatikler arasında sıkışmış bir çığlık: İstanbul sözleşmesi ve kadınlar

Toplum olarak duyduğumuzu araştırmadan, irdelemeden kafa yormadan kabul etme ve en kötüsü kabul ettiklerimizi ideolojimize uyarlama eğilimimiz mevcut. Bu öyle bir eğilim ki hayatımızı kolaylaştıracak şeyleri dahi hayatımızı olduğundan daha zor bir hale sokuyor. İstisnasız her konuda meselelerin saldırgan holiganları ve her daim savunduğunu doğru bulan fanatikleri mevcut. Hâl böyle olunca insanca yaşama arzusu ile sarıldığımız haklarımız bile toplumun gözünde bizi asi, huzur kaçıran ve düzen bozan konumuna indirgiyor.

- Reklam -

Her gün bir vahşete tanık oluyoruz. Çocuklarımız istismara uğruyor, kadınlarımız vahşice öldürülüyor, erkeklerimiz öldürüldükten günler sonra bulunuyor, hayvanlarımız ise gözü dönmüşlerin birkaç dakikalık zevklerine alet ediliyor. Öyle bir psikolojik buhran içerisindeyiz ki sinirimiz, öfkemiz bizi olayları yarıştırma ‘hayır sen değil en çok ben acı çektim’ deme raddesine getirmiş durumda. Ne bir kadına ne de bir erkeğe kızamıyorum bu sebepten. Çünkü bizleri böylesine politize edenlerin sıradan vatandaşlar değil siyasilerin olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de yolunda gitmeyen her sistem, hatasını kabul etmeyen her yönetici kendi holigan ve fanatiğini doğuruyor. Evet adeta bir doğum bu. Belli bir temeli, sancılı süreci olan ve doğumdan sonra büyüyüp gelişen holigan ve fanatiklerden bahsediyorum. Bu anlamda Türkiye kadar doğurgan başka bir ülke var mıdır bilmiyorum. Şöyle bir düşününce mantığı ön planda olan herkes bu kutuplaşmanın, saldırganlığın bir anda peydah olmayacağını bilir ve bu doğurganlık meselesinde bana hak verir. Bu gün sıkı sıkı savunduğumuz şeyler ya birilerinin bizler savunalım diye bizi adım adım bu noktaya getirdiği ya da yine kendi çıkarları için halkı iki cepheye ayırdığı şeyler.

Toplum olarak artık birbirimize karşı sorumluluk duygumuz azalmış durumda. Bireyselciliğin kendini şiddetli bir şekilde hissettirdiği, kişilerin aman karışmayayım başım ağrımasın düşüncesi ile olaylara müdahil olmadığı bir dönemden geçiyoruz. Yaşanan kötü olaylar karşında sadece bir araya geliyor tepkimizi ortaya koyuyoruz. Peki her şey olup bittikten sonra gösterilen tepkinin olayların bu raddeye gelmemesi için göstereceğimiz çabadan daha mühim olduğunu söyleyebilir miyiz? Kimseyi tek tek uyarak halimiz yok lakin şunu yapmak zorundayız; haklarımızı korumak. Kendimiz için değil toplum için. Devletlerin bizler için bizler sayesinde var olduğu gerçeği yerini bizlerin devletler için var olduğu düşüncesine bırakırsa dönüşü zor olan bir yola girmiş olacağız. Bu sebeple kabullenilmesi gereken ilk şey devletin bizlere karşı olan sorumluluğunun bizim devlete karşı olan sorumluluğumuzdan daha mühim olduğu.

Artan şiddet ve cinayet olaylarından ötürü gündemimiz İstanbul Sözleşmesi olmuş durumda. Bir taraf sözleşmenin uygulanmasını şiddetli bir şekilde dile getirirken bir taraf ise ısrarla sözleşmeyi çarpıtarak Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesini istemekte. Peki bizi konu kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet konusunda bile karşı karşıya getiren nedir? Suçlular karşı karşıya gelmiş vatandaşlar mı yoksa işleri bu raddeye getiren devlet sorumsuzluğu mu? Ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama ben devletin bu tartışmaların tek müsebbibi olduğunu düşünüyorum. Bugün İstanbul Sözleşmesinden çekilmemizi isteyenler 2011 yılında İstanbul’da imzaya açılan Türkiye’nin ise ilk imzacısı olduğu sözleşmeden nasıl olurda sözleşmenin uygulanmasını isteyen kesimi suçlayarak kendine argüman oluşturur?

Yapılan bir yanlıştan bahsetmeden edemeyeceğim. Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet meselesini sadece İstanbul Sözleşmesinden ibaret görmemeliyiz. Her sözleşmenin kendisini ortaya çıkaran uzun bir süreci mevcut. Sözleşmeler, kanunlar var olan suistimallerin giderilmesi ya da boşlukların doldurulması için mevcutken meseleye sadece İstanbul Sözleşmesi’ni anarak yaklaşmak bizleri yanlış yönlendirecek ve devletin şiddet konusundaki ihmalkarlığına olan tutumumuzu zayıflatacaktır. Bu sebeple beraber anmamız gereken beyannemaler, yasalar şunlardır;

1- İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi
2- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
3- CEDAW- Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi
4- İstanbul Sözleşmesi (resmi adı ‘Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlemesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir.)
5- 6284 sayılı kanun/ uygulama yönetmeliği

Haklarımıza sahip çıkarken hiç şüphesiz bugüne kadar verilmiş mücadelelerden ve birbirlerine bağlı olan sözleşmelerden, kanunlardan, anayasanın maddelerinden haberdar olmamız gerek. Böyle olduğu vakit biri çıkıp içi boş argümanlarla haklarımıza saldırdığında ‘Devlet bu beyannemeye, bu sözleşmeye imza atarken vatandaşının bu gibi haklarını korumaya taahhüt vermiştir. Anayasanın ilgili maddeleri ile bu hakları güvence altına almıştır.’ diyerek muhataplarımızı sindirebiliriz. Eğer yine karşı çıkıyorlarsa vatandaşlık bağı ile bağlı oldukları devletin ilkelerine ve hukukuna karşı ihanet içerisinde olduklarını dile getirmemiz abartı olmayacaktır.

O zaman meseleyi gelin biraz geçmişten ele alalım. Şiddetin temelinde kadın-erkek eşitsizliğinin olduğu herkesin malumu. Kadın-erkek eşitliği konusunda Türkiye ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni Bakanlar kurulu Kararı 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlayarak kabul etmiştir.

30 maddelik beyannamenin özü kişi hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması vardır. Kişiler arasından ayrım yapılamayacağından tutunda madde 3’teki ‘Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır.’ ifadesindeki gibi öncelik fertlerin gerek haklar bakımından gerekse can güvenliği açısından devlet tarafından güvence altına alınmasıdır. Beyannamede fertler kadın-erkek ayrımı yapılmadan eşit konumda tutulmuştur. Aynı zamanda beyannamenin 16. Maddesi ile aile, cemiyetin tabii ve temel unsuru olarak kabul edilmiş cemiyet ve devlet tarafından korunma hakkı olduğu belirtilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na baktığımızda ise 10. Madde kanun önünde herkesin eşit olduğunu vurgular. Aynı maddenin ek fıkrasında ise şu yazmaktadır; Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.
17. madde ise şöyledir; Herkes, yaşama, maddi, manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
Madde 19- Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.
Madde 21- Kimsenin konutuna dokunulamaz.
Madde 41- Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliği dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.
Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasından paylaşmış olduğum maddelerden anlaşılacağı üzere vatandaşların hukuk önünde ayrım yapılmaksızın eşit olması, kişilerin hak ve hürriyeti devlet tarafından güvence altına alınmıştır. Devlet ilgili konularda gereğini yapmayı temin etmektedir. Görevi zaten budur. Bunu lütuf olarak sunmak devlet kavramının ortaya çıkışına dair edinilmiş bilgilerin yanlış yorumlanmasındadır. Zira her fırsatta belirttiğim gibi bizler devlet için değil devlet bizler için var.

1985 senesinde onaylayıp imzaladığımız bir başka sözleşmeden bahsetmek istiyorum; CEDAW bizdeki adı ile ‘Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’. 30 maddelik bu sözleşme ise kadın-erkek eşitsizliği konusunda gerek yaptığı tanımlamalar gerekse eşitlik için sağladığı haklar bakımından oldukça kapsamlı ve yararlı bir sözleşme.
Sözleşmenin içeriğine bakıldığında kadın-erkek eşitliği için toplumsal zihniyet ile mücadele vurgulanırken, kadınların satışının ve fahişeleştirilerek istismar edilmesinin önüne geçilmesini, kadının ekonomik, sosyal ve iş hayatında erkeklerin sahip olduğu tüm haklara sahip olmasını sözleşmeye taraf devletlerin taahhüt etmesini sağlar. Türkiye taraf olduğu bu sözleşme ile eşitsizlik ile mücadale konusunda gereken her türlü tedbiri alacağını ulusal düzeyde taahhüt etmiştir.

Şimdi ise tartışmaların odak noktası, herkesin adını anıp içeriğinden bahsetmediği meşhur sözleşmeden bahsetmek istiyorum. İstanbul Sözleşmesi şiddet mağduru kadınların haklarını gözeten bir sözleşme olarak çıkıyor karşımıza. 81 maddelik sözleşme maksatlar, tanımlar ve genel yükümlülükleri içeren birinci bölümle nelerin şiddet kapsamına girdiğini, nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ve mağdur kadınların haklarına kapsamlı bir şekilde yer veriyor. Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddet konusunda ulusal düzeyde bir mücadelenin teminatını veren bu sözleşme diğer sözleşmeler gibi eşitlik vurgusu da yapıyor. Şiddeti ekonomik, fiziksel, cinsel, psikolojik ve toplumsal cinsiyet olarak tanımlayan sözleşme kadın terimini 18 yaşından küçük kızların da kapsayacağı şekilde hazırlanmıştır.
Taraflar bu sözleşme ile kadına karşı ayrımcılığın yasaklanacağını, kadına karşı ayrımcılık yapan yasa ve uygulamaları yürürlükten kaldıracağını kabul ediyor.

Sözleşme kapsamında taraf devletlerin şiddeti önleme ve mücadeleye yönelik kurum kurmalarını öngörüyor. Türkiye’de 6284 sayılı kanun ile beraber ŞÖNİM kuruldu. (Şiddeti önleme ve izleme merkezi)
Sözleşme ile beraber taraf devletler kültür, töre, din, gelenek veya sözde ‘namus’ gibi kavramların şiddete bir gerekçe olamayacağı temin ediyor.
Sözleşme sadece mağdur haklarını korumakla kalmıyor toplumsal olarak farkındalığın arttırılması için sivil toplum ile beraber programlar yapılmasını ve eğitimsel olarak da taraf devletlerin gerekeni yapmalarını istiyor. Aynı zamanda sözleşmenin bir başka yükümlülüğü ise sözleşme kapsamına giren konularla ilgili çalışma yürütecek profesyonel kadroların eğitilmesi…

Mağdurlar için alınacak tedbirlere ise yasal tedbirlerin yanında yasal ve psikolojik danışmanlık hizmetleri, finansal yardım, konut sağlama, eğitim, öğretim ve iş bulma yardımı da dahil edilmiş durumda.

Mağdurların ve çocuklarının kalacak güvenli yer sağlamak üzere barınak oluşturmak yine taraf devletlerin yükümlülükleri arasında yer almaktadır.

Sözleşme kapsamındaki şiddet olayıyla ilgili olarak telefonla arayanlar için gizlilik esaslı 7/24 çalışan ücretsiz telefon hattı kurulması şiddet ile mücadelede yapılması istenen uygulamalardan biri.
Cinsel şiddet mağdurlarına destek, çocuk tanıkların korunması devletin yükümlülüklerinden sayılıyor.
Sözleşme aynı zamanda zorla yapılan evlilikleri, kadın sünnetini, kadının onayı olmadan yapılan kürtajı ve kısırlaştırma durumlarının taraf devletler tarafından cezalandırılmasını ve gerekli yasal tedbirlerin alınmasını zorunlu kılıyor.
Sözleşme ile beraber sadece suçu işleyenin değil yardım ve yataklık yapmanın da suç olarak kabul edilmesi isteniyor.
Belkide Türkiye’deki şiddet mağduru kadınların devlet tarafından ayrıca mağdur edildiği bir husus daha yer alıyor sözleşmede; Taraflar bu sözleşme kapsamında yer alan her türlü şiddet olayıyla ilgili olarak, arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil olmak üzere, zorunlu anlaşmazlık giderme alternatif süreçlerini yasaklamak üzere gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır.

Benim bu sözleşmeye dair aktarmak istediklerim bunlardı eğer detaylı bir şekilde okursanız sözleşmenin birçok şeyi kapsadığını sizler de göreceksiniz. Aileleri dağıttığı söylenen sözleşmenin aile kurumuna yönelik bir dağıtma gayesi olmadığını görmekle beraber argümanı bu olan kesime şunu sormak gerekir şiddetin olduğu aileyi kutsal yapan nedir? Erkeklerin şiddete meyilli oluşunu neden kabul etmek zorundayız? Neden erkek şiddet uygulamamalı diye kampanya yürütmüyorsunuz lakin her fırsatta şiddet faillerini koruyup hakkını arayan kadınlara saldırıyorsunuz? Hiçbir kadın şiddet karşısında susmak, sineye çekmek zorunda değil. Bunu yetkili merciilere bildirmiş bir kadın için zaten ortada korunması gereken bir aile değil kurtarılmasını istediği bir canı vardır. Erkeklerin gücü kötüye kullanımına karşı çıkmayıp, bu anlamda çalışmalar yapmayıp her fırsatta aileler dağılıyor manipülasyonları ile suyu bulandıranlar evlerde eşlerini dövüyorlar mı bunu açıklamalılar. Tartışmanın odak noktası ise sözleşmenin sadece bir yerinde geçen ‘cinsel yönelim’ ibare burada cinsel yönelimi fark etmeksizin şiddet mağduru kadınların korunması gerektiği vurgulanıyor. Lgbt örgütlerine mesafeli biri olarak ben bu cümlede bir dayatma ya da bir şeyleri kabul ettirme göremedim. Zaten herkesi kanun önünde eşit gören bir anayasamız var iken lezbiyen bir kadının şiddetten doğan mağduriyetini gidermek devletin yükümlülüğü. Şunu derseniz anlarım ayrıca belirtmeye ne gerek vardı? Evet bu tartışılabilir. Ama sadece bu cümleden yola çıkarak sözleşmeden çekilmek için türlü karalamalar yapmak hakkaniyetli olmamakla beraber kabul edilebilir değil. Mesela ben sözleşme kapsamında kimsenin takılmadığı bambaşka bir noktaya takıldım. Sivil toplum ve derneklerin fonlanması. Meydanlarda Sakine Cansız fotoğrafları ile eylem yapan, şiddet mağduru kadınları suistimal ederek iktidar nefreti sebebi ile sinsi çalışmalar yürüten özünde bölücü olduğu bilenen sözde ‘kadın’ örgütlerinin devlet tarafından fonlanmasını asla istemem. Benim için sözleşmede karşı çıkılacak ilk husus budur çünkü bu ülkenin cinsiyet fark etmeksizin terör yandaşı olan kesimine hayli kuvvetli nefret besliyor ve karşılarında yer alıyorum. Böylesi hassas bir konuda bu boşluktan faydalanmalarını istemiyorum. Bu noktada milliyetçi camiaya ve ‘devlet’e büyük görev düşüyor. Kadın haklarını milli bir mesele olarak görmezseniz milli olamayanların baskıları ile mücadele edersiniz.

Yazının tam da bu noktasında sözleşmeden sonra çıkartılan 6284 sayılı kanundan bahsetmek isterdim lakin yazının beklediğimden uzun olması ve okuyucunun dikkatini dağıtmak istemediğimden ötürü bahsi geçen kanunu ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kadına şiddet ile mücadele konusundaki performansını anlayışınıza güvenerek ayrı bir yazıda kaleme almak istiyorum.

İnsanca, hürce, kadın oluşumuzdan ötürü örselenmeyeceğimiz bir toplum temennisi ile…

Esen kalın.

Son Haberler

- Reklam -