Ana Sayfa Köşe Yazıları Atsız'la Mülâkat

Atsız’la Mülâkat

- Reklam -

Meçhûl bir zamanda, malûm bir mekânın (Feyzullah Caddesi, Nu: 9) kapısındayım.

- Reklam -

8-10 katlı binaların arasında yapayalnız kalmış bu ahşap evi ilk görüşüm değil. Fakat her geldiğimde aynı heyecanı tekrar yaşıyorum, Hoca’yı görmenin heyecanını. Hem, bu sefer somut bir amaç için buradayım. Hoca’yla mülâkat yapacak ve bunu gelecek yılların Türkçü gençlerine kaynaklık etmesi için yayınlayacağım, ki onlar da bizim gibi Atsız Beğ’le ilgili en ufak bir bilgi kırıntısına bile muhtaç olmasınlar.

Kapıyı vurmadan önce kılığımı düzeltiyor, boğazımı temizliyorum. Soracaklarım, söyleyeceklerim şimşek hızıyla zihnimden geçiyor. Hepsi tamam, atladığım yahut unuttuğum hiçbir şey yok. Son yılların en iyi mülâkatı olacak. Eminim.

Kapıyı vuruyorum. Fakat aynı anda Yüksek Hızlı Tren’in düdüğü ötüyor. O kadar gürültülü ki, duymamış olmalılar. Bu defa daha şiddetli, tekrar vuruyorum. Kâniye Hanım kapıda beliriyor. “Muhterem Hocamla görüşecektim.” diyorum, “Buyurun, o da sizi bekliyor.” diyor ve aynı anda kapıyla birlikte kenara çekilerek bana yola açıyor.

Odaya girdiğimde 15 ajansını dinlerken buluyorum Hoca’yı. Beni fark edince ayağa kalkıyor. Üzerinde uzun bir hırka var. “Hoş geldin.” diyor. Ben, bilmem kaçıncı defadır yaptığım gibi, elini öpmeye davranıyorum; O, bilmem kaçıncı defadır yaptığı gibi, müsaade etmiyor ve benden kurtardığı eliyle oturmam için tam karşısındaki koltuğu işaret ediyor.

Oturuyorum. Daha evvel randevu aldığımdan dolayı hangi maksatla geldiğimi biliyor. Not defterimi, kalemimi çıkarıp kucağıma alırken “Ses kaydı almamın bir mahzuru var mı?” diyorum. “Yo, tabiî.” diyor. Cep telefonumu aramızda bulunan sehpanın tam ortasına koyuyorum.

Ve başlıyorum.

“Hocam, sorularıma geçmeden evvel sizi çok mutlu edeceğini tahmin ettiğim bazı şeylerden bahsetmek isterim.

Meselâ, kabriniz şu an tam mânâsıyla bir “Hac” mekânına dönmüş durumda. 11 Aralık, 12 Ocak ve 3 Mayıs gibi yıldönümlerinde birçok kişi kabrinize hücum ediyor. “Hücum” derken teşbih yapmıyorum. Yeni yeni meydana çıkmaya başlayan Türkçü gruplar için bu yıldönümleri ve kabrinizin ziyareti adeta bir milad gibi. Hem yeni, hem de eski gruplar bu günlerde kabrinize geliyor, burada bulunan diğer kabirlerin tepelerine çıkarak pankartlarını asıyorlar. Bazen bu pankartlar yüzünden hararetli tartışmaların meydana geldiği bile oluyor. Hattâ bu pankart savaşlarından dolayı “Afşın’ın Dedesi”nin kabrinin bir kısmında hasarlar var ama mühim değil.

Kabrinizin bir diğer önemli hususiyeti de, sizin kabrinize gelerek fotoğraf çekilmeden ve bu fotoğrafları sosyal medyada paylaşmadan Türkçü olunmuyor. İnsanlar kabrinizde ne kadar çok fotoğraf çekilirlerse o kadar Türkçü olduklarına adeta iman etmiş vaziyetteler. Üstelik sizi kendilerine o kadar yakın buluyorlar ki, mezar taşınıza omuz verip yahut dirsek koyup fotoğraf çekilenlerin sayısı hiç de az değil.

İmzanızın da kabrinizde aşağı kalır yanı yok. Giysilere, deri cüzdanlara, bardaklara, anahtarlıklara, cep telefonu mahfazalarına, kolye ve bilekliklere imzanız işleniyor ve satılıyor. Bir ekonomi oluşmuş durumda yani. Aynı durum fotoğraflarınız için de geçerli. Aynı yerlere fotoğraflarınız da işlenip gayet yüksek fiyatlara satılıyor. Hele, fotoğraflarınız üzerinde öyle oynamalar yapıyorlar ki… İnanın tarif edecek kelime bulmakta zorlanıyorum. Fakat, üzülerek söylüyorum ki, imzanızın dövme olarak yapıldığını gördüğüm halde henüz suretinizi dövme yaptırmış bir aşırı Türkçü’ye rastlamadım. Zannediyorum, “en Türkçü” birisi yakında çıkacak ve suretinizi vücuduna dövdürecektir.

Biliyor musunuz, vaktiyle okunması bile yasak edilen kitaplarınız artık sahaflarda 500 liraya kadar alıcı bulabiliyor. Ve, birçok kitabınız tekrar tekrar basılıyor. Çok okunduğunu zannediyorum. Zira, her yerde sizin kitaplarınızın fotoğrafları var. Genç kızlar ojeli parmaklarıyla birlikte sizin kitaplarınızın da fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşıyorlar. Kitaplarınızın yanında fotoğrafı çekilen diğer nesneleri ise şöyle sıralayabiliriz: Çay, kahve, sigara paketi, çakmak, silah, mermi, tespih, bıçak… Bu kadar çok nesne sizi şaşırtmasın, fotoğrafların odak noktasında tabiî ki kitaplarınız var. Okunmuyorlar ama çok satılıyorlar. Zaten amaç okumak değil, kitaplarınızla yüz milyonlarca fotoğraf çekilip paylaşmak ve sanal acunu bu fotoğraflarla fethetmek.

Sevineceğinizi bildiğim başka bir haberim daha var: Adınızı taşıyan bir “Kafe” olduğunu biliyor muydunuz? “Atsız Kafe”… Bununla beraber isminiz birçok yerde sprey boyayla duvarlara yazılmış durumda. Hatta, uzun yıllar mesai harcadığınız tarihî Süleymaniye Kütüphanesi’nin bir duvarında bile koca koca harflerle “Atsız” yazıyor. Vaktinde, isminizin ağızlara alınması dahi yasaklanmış, sizinle mektuplaşanlar bile hapse atılmıştı. Türkçülüğün nerelerden nerelere geldiğini göstermesi bakımından bu nevi şeylerin ne kadar önemli olduğunu söylememe hacet yok sanırım. Bunun en somut misâllerinden biri de hakkınızda yazılan biyografiler. Her sene birkaç tane biyografiniz yayınlanıyor. Bu biyografilerde dikkat çeken husus, hepsinin neredeyse aynı olması. Bu, Türkçüler arasındaki dayanışmayı göstermektedir bence. Her biri aynı şeyleri söyleyerek genç dimağlara bu bilgileri kazımakta ve aykırı görüşlerin ülküdaşları zehirlemesinin önüne geçmektedir.

Sizin uzun zamandır Türkçülüğün en önemli isimlerinden birisi olduğunuzu söylememe gerek yok. Fakat, artık siz Türkçülükte bir nirengi noktasısınız. Makalelerinizden cımbızlanmış birkaç tane deyişinizi okuyan herkes kendisini Türkçü ilân ediyor ve Türkçülüğün saflarına bir nefer daha katılıyor. Ve, en önemlisi artık birçok kimse kendisini “Türkçü” değil, “Atsızcı” olarak tanımlıyor. Gurur ve mutlulukla belirtmeliyim ki, artık siz ve isminiz Türkçülüğün bile üstündesiniz. Sizin yolunuzdan giden milyonlarca genç var. Bu gençler, davayı emanet ettiğiniz gençler mirasınıza en üst seviyeden sahip çıkıyorlar. Öyle ki, Ötüken 144. sayısından itibaren tekrar yayınlanmaya başladı.

Hocam, bütün bu söylediklerimin sonuna şunu eklemek isterim: Siz artık moda oldunuz.”

Bu uzun ve yorucu monologdan sonra kafamı kaldırıp Atsız Beğ’e baktım. Üzgündü. Bir süre hiç konuşmadı. Düşündü. Neden sonra, “Kâniye, çay koy.” dedi. Sesi titrek, dudağında belli belirsiz bir tebessüm.

“Ne dersiniz Hocam?” dedim. Maksadım onu konuşturmak ve geleceğin Türkçülerine yol gösterici nitelikte sözler kaydetmekti.

Durdu, tekrar düşündü. Aynı zamanda mülâkatımızın da sonunun geldiğini belli eden şu sözler döküldü dudaklarından:

“Baht utansın!”

Tanrı Türk’ü Korusun!
Ozan Karabulak
07/01/2016
21.46

Kaynak : https://irkbitig.wordpress.com/2016/01/13/atsizla-mulakat

- Reklam -

Son Haberler