Ana Sayfa Köşe Yazıları Dış Politikamızın Dayanılmaz Hafifliği

Dış Politikamızın Dayanılmaz Hafifliği

‘’Meis adasında iç güvenliği sağlamak için orada jandarmadır, polistir, özel kuvvettir… Önemli değil. Onların günlük kullanabileceği silahlarla silahlandırılmış olmuyor. Aynı şekilde şimdiki Cumhurbaşkanı geldi adasına… Maalesef adası diyoruz çünkü geçmişte vermişiz yani bu adayı Meis’i İtalyanlara, İtalyanlar da Yunanistan’a vermişler. Yanı başımızda vermişiz bu adaları… Şimdi geçmişte ki antlaşmaları büyük bir başarı öyküsü olarak ders kitaplarında bize ilkokullarda ortaokullarda anlatmaya çalıştılar ama maalesef işte görüyoruz’’

- Reklam -

Yukarıda sarf edilen cümleleri Kahve köşelerinde sabahtan akşama kadar pinekleyen bir kısım insanımızın okeye dönerken arkadaş arasında sarf ettiği sohbetten alıntılamadım. Bu sözler 2 gün önce Cnn Türk ekranlarında Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu tarafından zikredildi. Öncelikle kendisi adına çok üzüldüğümü belirtmek isterim. Zira Türk Milleti Mavi Vatan paydasında birleşmişken Sevr paçavrasını yırtıp adan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş tapusu olan Lozan antlaşmasının adaların verildiği antlaşma olarak ifade etmek çok talihsiz bir açıklama oldu. Zira Adalar Lozan’da verilmedi… 12 Adaları 18 Ekim 1912’de İtalya; Ege Adaları’nı 1913’te Balkan Savaşı’nda Yunanistan, Osmanlı döneminde aldı. Misak-ı Milli ilan edildiğinde 12 Adalar’da İtalyan askeri, Ege Adaları’nda Yunan ordusu vardı. Bu bilgiler Dışişleri ve askeri tarih arşiv belgelerinde yazılı. Lozan antlaşması ile Uşi antlaşması arasında koskoca 11 yıl var…  Osmanlı Rus savaşı sonrasında 2. Abdülhamit tarafından darbe yapabilir korkusu ile Haliç’te çürümeye bırakılan donanma sebebiyle Osmanlı Donanması’nın adaları savunabilecek bir gücü mevcut değildi. Bu sebeple İtalyan donanması ve Yunanistan’a ait Awerof zırhlısı ile baş edecek kudrette değildik. Donanımsızlığın bedelini sonrasında Birinci Cihan Harbinde fazlasıyla ödedik. Harp sonrası Türk topraklarının işgali sonrasında İstiklal Harbini veren Türk Milleti kendisine dayatılan Sevr paçavrasını yırtmış, döktüğü kanlar ödediği bedeller ile Anadolu topraklarını kurtarmış, itilaf devletlerini Lozan’a mecbur etmiştir. Cumhuriyetin ilanı sonrası Donanma adını verebileceğimiz bir deniz gücümüz maalesef mevcut değildi. Tam anlamıyla küçük çapta bir donanma oluşumu 1930’lu yılların sonunda ancak mümkün olabildi.

29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilanına müteakip seyir yapabilecek durumda olan Donanmamız bağlısı gemilerimiz şunlardır;

TCG Hamidiye: 1905 yılında hizmete giren gemi Cumhuriyet donanmasının eski de olsa harbe hazır tek gemisi idi. Cumhuriyet donanmasının ilk fiili top atışı yapan gemisidir.

Samsun, Taşoz ve Basra Muhripleri: Cumhuriyet donanmasının ilk nüvesini oluşturmuşlardır. Fransa da inşa edilip, 1907 de donanmaya katılmışlardır.

Zuhaf Korveti: 1896 tarihinde Tersane-i Amire de inşa edilmiştir. 1915’te ihtiyat filoya ayrılmış, 1917’de onarım görerek seyir yapabilecek hale gelmiştir.1932 yılına dek Mesaha gemisi olarak kullanılmıştır.

Preveze, Sakız ve Burakreis Ganbotları: Gemiler 1914 yapımıdır. Gemilerin tekneleri tahtadan olduğu için Tahta Ganbot adıyla anılmışlardır. Silahları 2×10 cm, 2×4,7 cm top ile sınırlıdır.

Selanik Mayın Gemisi: Selanik liman işletmesine ait bir römorkör olarak kullanılan gemiye Eylül 1911 de el konulmuş ve mayın dökme vasfı kazandırılmıştır.1927 yılına dek hizmette kalmıştır.

İntibah Mayın Gemisi: 1886 tarihinde Glasgow da inşa edilmiştir. 1912 yılında Osmanlı donanmasına katılmıştır.1923 yılında Uyanık adı ile Cumhuriyet donanmasında yerini almıştır.

Nusret Mayın Gemisi: Çanakkale Deniz Zaferinin kahraman gemisi 1913 yılında Osmanlı için Kiel de inşa edilmiştir. 1923 yılında Cumhuriyet donanmasının yaşça en genç gemisidir. Mayın haricinde üzerinde ufak çaplı 2×4,7 cm’lik topu mevcuttur.

1923 tarihi itibariyle Gayri faal gemilerimiz ise şunlardır;

TCG Yavuz: Aldığı mayın yaralarından ötürü aldığı hasarla neticesinde seyir yapabilecek durumda değil. Ancak 1929 yılında hizmete alınabildi.

TCG Turgutreis: 1924 yılında Cumhuriyet donanmasında hizmete girebilen gemi 1890 tarihinde inşa edilmiştir. 1924’te 34 yaşındadır! Okul gemisi olarak kullanılmıştır.

İclaliye gemisi: Gemi makinaları gayri faal olduğundan 1924’te Gölcüğe yedeklenip getirilerek yatak gemisi olarak kullanılmıştır.

Peyk-i Şevket: 1924 yılında Peyk ismi ile donanmaya hizmet vermeye başlamıştır.

Berk-i Satvet: 1915’te Rus mayınına çarparak hasar almıştır. 1917 ye kadar âtıl durumda kaldıktan sonra 1917’de onarıma alınmış ve 1924 yılında Berk adıyla donanmaya katılmıştır.

Berk Efşan Torpidobotu: 1894 tarihinde Tersane-i Amire de inşa edilmiştir. 1918 de hizmet dışı kalmış, 1920’de tekrardan hizmete alınmıştır. 1923’te kullanılamayacak durumda olduğundan 1924’te hizmet dışına ayrılmıştır.

Yunus Torpidobotu: 1902’de Ansaldo tersanelerinde inşa edilmiştir. 1918 yılında hizmet dışına ayrılmasına rağmen 1924 yılında tekrardan hizmete alınmıştır.

Donanma unsurlarının hali yukarıda görüldüğü gibi ortada iken Ege’de mevcut adaların ele geçirilmesi, bize bırakıldığı takdirde savunulması Cumhuriyet’in ilk yılları itibariyle imkansızdır.

Şubat 1947’de Paris Barış Antlaşması adaların en azından bir kısmının mülkiyetinin bize verilebileceği ifade edilip 2. Cihan Harbi dışında kalmamıza rağmen İngilizler tarafından davet edildiğimiz bir gerçektir. Bunu dönemin Dışişleri Umumi Sekreteri Feridun Cemal Erkin ve Dışişleri bakanı İhsan Sabri Çağlayangil farklı gazeteler ile yaptıkları söyleşilerde dönemin Cumhurbaşkanı İnönü’nün tüm ısrarlara rağmen antlaşmaya bir Türk heyeti yollamayı kabul etmemiştir. Erkin’in ifadelerine göre gerekçe olarak 2. Cihan Harbi dışında kaldığımız için savaşın ganimetlerinden talep kâr olmaya hakkımız olmaması yorumunu yapmıştır. Şahsi görüşüm antlaşmaya heyet yollamamak doğru olmamıştır. Zira farz edelim ki herhangi bir kazancımız olmayacak durumunda olsa bile orada müzakereler içerisinde bulunmak bile bir gereklilik idi. Bunu bir kenara not edip Lozan ve Paris Antlaşması üzerinden günümüzün sahada ki fiili durumunu yorumlayalım.

1947 Paris Antlaşması ile İtalyanların Yunanistan’a devredilen Menteşe adaları ve Meis adası antlaşmanın 14. Maddesinin 2. Fıkrasında gayri askeri statüde olmak şartı ile teslim ediliyor.  Söz konusu maddeye göre Menteşe adaları ve Meis adası Yunanistan tarafından deniz, kara, hava birlikleri liman ziyareti bile yapamaz. Üzerine bir uçak bile indiremez. Adalar üzerinde tatbikat yapılamaz. Adaların egemenlik devir şartı bu kadar açık iken adalar şartlı olarak egemenliği devredilmiş iken Yunanistan bu şartı fiili olarak yaptığı uygulamalar ile ortadan kaldırmıştır. Adalar 1960’lı yıllardan bu yana silahlandırılmaktadır. Günümüzde ise bu cüretkarlık hiç olmadığı kadar artmış durumdadır. Geçtiğimiz günlerde Yunanistan Cumhurbaşkanı hanımefendi Meis adasına askeri helikopter ile iki F-16 eşliğinde gövde gösterisi yaparak çıkmıştır. Ayrıca geçtiğimiz gün Sakız adasına P61 borda numaralı hücumbotlarını gönderip limana aborda ederek bize bayrak gösterdiler. Bunun gibi sayısız örnek Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarına tecavüzdür. Türk devleti ve milletini küçük görmektir. Lozan antlaşması ile adaların kaybedildiğini düşünmeyi bir kenara bırakın. 1996 tarihinde Kardak adacıklarını savaşı göze alarak nasıl savunduysak şu an da aynı çizgimizi koruyalım. 2020 Türkiye’sinde 150 parça bölgesel güç çarpanı olan bir donanmaya sahip olmamıza, 83 milyonluk devasa bir insan gücüne sahip olmamıza rağmen Yunan bu adalarda gözümüze baka baka nasıl cirit atıyor? Bunu düşünmemiz, sorgulamamız ve gereğini yapmamız gerekiyor…

Birde Türkiye’nin dış politikada dostu ülke olmadığını, dolayısıyla bu sebeple Mavi Vatan kavramının maksimalist olduğunu, savunulamayacağını ifade eden kimi art niyetli kimisi de kıt akıllı olan bir zümre var. Onlara cevaben;

Türkiye her zaman kimsesiz oldu. En kimsesiz olduğumuz zamanda Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduk. Cumhuriyet’in 100. Yılına 3 sene var. Bölgedeki tek demokrasi ile yönetilen ülke… Biz çok güçlü bir devletiz. Dünyada hiçbir ülkede bizdeki Ordu-Millet anlayışı yok. Türkiye’ye sıkılan bir kurşun Anadolu’nun en ücra köyünde ki teyzemizin yüreğini yakıyor. Söz konusu sınırlarımızın savunulması olduğunda Türk Milleti ordusuna güvenir. Gerekirse koşa koşa omuz omuza savaşmaktan gocunmaz. Aksine zevk alır…

Mavi Vatan Savunması devam ediyor. Her şeyi bir kenara bırakın safları sıklaştırın…

Son Haberler

- Reklam -